Genel

Uyuyan Dev

Yine yeni bir yıl geliyor, yenilenmek için hedefler belirleniyor. Bu konuda benim de yazmışlığım anlatmışlığım çok. Koçluğun en temel uygulama alanlarından biridir, hedef belirleme ve hedefe giden yolda kalma. Bu sefer hedefleri, adımları bir kenara bırakıp kullanmayı neredeyse unuttuğumuz bir gücümüzünden konuşalım mı? Hayallemek, hayal kurmak, hayal etmekten.

Mark Twain diyor ki; ‘ Hayal gücünüz odağın dışındaysa gözlerinize güvenemezsiniz.’ Olasılıklar dünyasını keşfetmek, farklı bakış açıları, çözüm yolları, başka durumlar, koşullar olduğunu kavrayabilmek için tek başına duyumsamak yeterli değil. Kapsamlı ve yaratıcı deneyimler inşa etmek için gözlerimizin görebildiğinin ötesinde bir görüye ihtiyacımız var.

Michelangelo bunu şöyle ifade etmiş. ‘Mermerin içindeki meleği gördüm ve onu özgür bırakana dek oydum.’

Nörobilime göre hayal gücü, beynin geçmiş deneyimleri ve gelecekteki olasılıkları birleştirerek yeni, varsayımsal “gerçeklikler” oluşturma kapasitesidir. Bu güç tıpkı gerçek dünyadaki deneyimler gibi beynimizin tamamını kullanan bir deneyim simülatörüdür.

Sanal gerçeklik gözlükleri yaygınlaşsın, daha erişilebilir olsun, gelişsin diye bekleyenlerden olabilirsin. Ben sana fabrika ayarlarımızda olan bir simülatörü kullanmayı öneriyorum. Hem de hemen şimdi!

Dr. Seuss diyor ki; ‘Saçmalığı seviyorum, beyin hücrelerini uyandırıyor.’ Zihnini “Her şey mümkün” moduna al ve uyuyan hücrelerinin uyanmasına izin ver. Bir hayal kur, olmasını istediğin yaşama, sana, geleceğe, şartlara, çevrene dair. Detaylandır, içine gir ve yaşa. İster kalabalıklar içinde, ister tek başınayken. ‘Hoooop daldın yine, dünyadan Ece’ye’ seslerine gülerek, ‘Hayaller şu gerçekler bu’ diye ortada gezinip görünürde dalga geçenleri es geçerek.

Yeni yılda her gün, birkaç dakika bile olsa tamamen sana ait bu hayale girmeyi ve onu yaşamayı alışkanlık haline getir. Hayaller de hedefe giden yollar gibi kararlılık, bağlılık ve süreklilik ister. Her geçen gün hayalindeki detayların arttığını, netleştiğini görecek, rutin yaşamında hayaline uyumlandığını gösteren işaretler belirdiğini fark edeceksin. Gaye Su Akyol’un pek de güzel söylediği gibi ‘İstikrarlı hayal hakikattir.’

Bir hatırlatma daha. Sebeplerin sonuç, sonuçların da sebep olduğu dünyaya uğrar mısın? Bardak yere düştüğü için kırılmadı. Bardak kırık olduğu için yere düştü. O her neyse, sen hayal ettiğin için gerçekleşmedi. O gerçek olduğu için sen onu hayal ettin.

Yeni yılda hayalin, tıpkı gerçeğin gibi özgün, renkli ve zengin olsun.

Genel

Parasını Yöneten Hayatını Yönetir

Ekonomide olup biten her şey günlük hayatımız kadar yaşam ve gelecek planlarımızı da etkiliyor. Özellikle koşullar genel olarak zorlaştığında bireysel olarak odağımızı bu yöne kaydırıyor ve kaygılanıyoruz. Son birkaç yıldır böyle bir dönemden geçiyoruz. ‘Parasını yönetmeyi bilen hayatını yönetmede de başarılıdır’ fikrine katılan ve bir bankanın tahsili gecikmiş bireysel krediler ve kredi kartları portföyünü yönettiği dönemde bireylerin para ve bütçe yönetimlerindeki eksikliklerine tanıklık etmiş biri olarak ‘Hadi biraz para konuşalım’ diyorum.

Finansal Okuryazarlık Seviyen Ne Durumda?

Ülkemiz ve dünya ekonomisinde, finansal piyasalarında olup bitenleri, bunların birbirlerine ve yaşamımıza olan etkilerini temel düzeyde de olsa takip edebilmek, çıkarımlarda bulunabilmek artık her birimiz için bir ihtiyaç. FO; bireysel ve aile bütçe yönetimi etkinliğimiz, geleneksel ve yeni nesil finansal kurumlarıyla olan ilişkilerdeki hak ve sorumluluklarımızı bilmemiz, yatırımcı ve risk profilimizi bilerek seçimler yapmamız, tüketim ve harcama alışkanlarımız hakkında farkındalık kazanmamız, yapılan manipülatif ve spekülatif yorumları filtreleyebilmemiz açısından oldukça önemli. Toplumsal finansal okuryazarlık seviyemizi artırmak adına son dönemde ülkemizde birçok adım atıldı. Olduğun yerden bir adım ilerisi için başvurabileceğin, sade bir anlatımla yazılmış birçok yazılı kaynak ve takip edebileceğin profesyoneller var. ‘Zor, sıkıcı, ben anlamam ki‘ gibi önyargılarını bir kenara bırakabilirsen keyifli yanlarını da görmeye başlayacaksın, bir de uygulamaya geçip sonuç aldığını hayal et.

 

Fotoğraf: cottonbro studio

Gelir Gider Dengen Nasıl?

‘Ne dengesi, dalga mı geçiyorsun?’ ‘Hep açık, hep borç’ ‘Ucu ucuna yetiyor biriktiremiyorum’ ‘Nereye gidiyor bu para anlamıyorum’ Çoğumuzun aşina olduğu benzer serzenişlere hak veriyorum. Gelir meblağımızdaki artış, özellikle son dönemde, gider meblağımızın artış hızına yetişemiyor. Diğer yandan; normalin, standartın, temel olanın ‘artık lüks’ sayılmasını da hak etmiyoruz. Kaldı ki; her ne kadar kendi koşullarımız ve algımız içinde farklı tanımlasak da lüksü de hak ediyoruz. ‘Hayatta ne işimize yarar ki?’ dediğimiz havuz problemleri vardı ya, onu dolduran ve boşaltan muslukları birçoğunuz hatırlarsınız. İnsanca ve gönlümüzce yaşam hakkımızın havuzun hacmi olduğunu düşünüyor ve onu küçültme taraftarı olmadığımı belirtmek istiyorum. Dolduran muslukları değiştirme, yenilerini ekleme şansımız da yoksa boşaltan musluklar konusunda ne yapabiliriz ona bakabiliriz. ‘Nereye gidiyor anlamıyorum’ dan ‘Nereye gidiyor, daha yakından bakayım’ bakış açısına geçildiğinde harcamaları kısmak yerine daha etkin yönetmek alışkanlığı kazanmak mümkün. İnsanlar genel olarak ederi yüksek tüketimlerinde fiyat/kalite, fiyat/performans, fiyat/ömür ve tüketim süresi değerlendirmelerinde çok daha özenliler. Diğer harcamalar konusunda ise, ‘Aman canım, 3 kuruşluk şey olmadı dener atarım’, ‘Kararsız kaldım 2 rengini birden alıp geçtim’ gibi farkında olmadan havuzlarına minik minik gider muslukları açıyorlar. Eskilerin, ‘ucuz mal alacak kadar zengin değilim’ değişini severim. Bireysel bütçelerinin kaçakları hakkında detayları fark etmek isteyenlere alıştırmalar da içeren, Özlem Denizmen’in “Cebinde Mucize Yarat” kitabını keyifle öneririm.

 

Ne Kadar Gerçekçisin?

Finansal gerçeklerini ne ölçüde kabul ediyor ve ona uygun eyleme geçiyorsun? Kendi bütçen dışında aile bütçeniz söz konusuysa ve çoçuğunuz da varsa ona karşı ailenin finansal koşulları, durumu hakkında ne kadar açıksınız ve nasıl bilgilendirme yapıyorsunuz? Gözlemlerime dayanarak ve üzülerek belirtiyorum, çocuğunu bu konuda fanusta büyüten aile sayısı hiç de az değil. Çocuklarınızın ihtiyaç ve isteklerini önceliklendirmeniz, onu bu konuda çevresinden geride bırakmamaya özen göstermeniz son derece normal olmakla birlikte; bu hassasiyetiniz, diğer önemli ihtiyaçlarınızı sürekli ertelemenizi, onu bütçe sıkıntılarınızdan uzak tutmak adına bilmesi gerekenleri saklamanızı gerektirmez. Çocuğunuzun ileride para ile ilişkisinin sağlıklı olması ve bu konuda kendine yetmesi için küçük yaşlardan itibaren şeffaf bir bilgilendirme ve harcama kültürü aşılamanız önem arz ediyor.

 

Parayla Aran Nasıl?

Hayatında ne kadar olup olmadığından ziyade, para kavramına olan bakış açını, onunla ilgili olumlu olumsuz düşünce ve inançlarını soruyorum. Bunların ne kadar farkında olduğunu, parayla olan ilişkini nasıl etkilediğini. Sevgi, mutluluk, yaşamın kendisi, acı gibi birçok kavram hakkındaki düşüncelerimizi daha sıklıkla dile getirirken para ile ilgili genelde hayatımızdaki miktarını, daha fazla olması durumundaki hayallerimizi konuşuruz. Onun hakkındaki düşüncelerimizin sonuçlarını yani. Para; güven ve özgürlük isteyen, kıpır kıpır bir takas enerjisi. Onu nasıl tanımladığımız, istediğimizde suçluluk duyup duymadığımız, ne zaman hak edebileceğimiz, hangi yollarla bize geldiği ve/veya gelmesi gerektiği gibi konulardaki inançlarımız doğrultusunda varlığı hayatımızda somutlaşıyor. Her şeyin olduğu gibi paranın da beyaz ve gölge tarafı var. Daha sıklıkla gölge taraflarına yönelik bir şeyler duyduğumuzdan onu isterken bir yandan geri planda öğretilmiş kaygılar taşıyoruz. Kural basit aslında, paranın seni sevmesini istiyorsan sen de onu seveceksin. Bu cümlenin bile bazı insanları rahatsız ettiğine eminim. Parayı sevmek, istemek, kendine layık görmek ne ayıp ne suç ne de günah.

 

Genel

Hi Ece! I am Your Barbie & Always Will Be 👡💞

Onu ilk gördüğüm anı hala hatırlıyorum. Çeşme’de bir otelin dükkanının vitrininde duruyordu. ‘Anne bak Berrin ve Merve’ye benziyor, çok güzel değil mi?’ demiş ve benim olmasını çok istemiştim. Berrin ve Merve; çocukluk arkadaşlarım, sokaklarda birlikte ip atladığım, piknik yaptığım, ağaçlara tırmandığım, hulahop çevirdiğim sarışın, mavi gözlü birbirinden güzel iki kız kardeş. Kendimi asla kuğuya dönüşmeyecek çirkin ördek yavrusu gibi hissettirseler de çok severdim ikisini de. Kim bilir neredeler, ne yapıyorlar. Dilerim hayatları kendilerinden bile güzel geçmiştir, geçiyordur. Annem bana beklememi ve babamın yurt dışı seyahatlerinden daha güzellerini getirebileceğini söylemişti. Gerçekten de öyle oldu, babam her seferinde bana ülkemizde o sıralar olmayan birbirinden güzel ‘Barbie’ler getirdi. Evcilik ve bebek bebekler bana hiçbir zaman hitap etmedi, oynamadım desem doğru olur. Barbie’ler ise çok farklıydı, yetişkindi, güzeldi, zarifti, estetikti, naifti ve her daim güler yüzlüydü. Bana göre mükemmel olduğu için değil sadece öyle olduğu için öyleydi. Zamanla kendisi kadar en ince detayına kadar düşünülmüş dünyası ve aksesuarları da gündeme geldi ve ben babama her seferinde, ‘boş ver tuvalet masasını bana kendisini getir’ dedim.

Bugün güzel, zarif bir kadın denince aklıma ilk Margot gibi klasik bir Barbie geliyor ve bundan gocunmuyorum. Çocuk ve genç kızların güzellik algısını ve öz beğenilerini olumsuz etkilediği için eleştirilmesini ve bugün her türlü güzellik anlayışını temsilen tasarlanan Barbie’leri desteklemiyorum. Özellikle sıradanlaştırılan ve kabalaştırılan yüz hatlarını beğenmiyorum. Bugün kızım olsa ona alacak güzel bir Barbie bulamadığım için oturup ağlardım. Evet, ben klasik bir Barbie’ciyim ve bu konuda sonuna kadar faşistim. Gerçek hayatta da en az klasik Barbie kadar güzel kadınlar var, gerçekler. ‘Güzellik başa beladır’, ‘Güzelse kesin boş ve aptaldır’, ‘Güzelliğine bir de havalı diploma eklenirse tadından yenmez’, ‘Kesin o işi güzel olduğu için kapmıştır’ gibi acımasız genellemelere direnen, güzelliği bir türlü kabul edilmeyen birçok güzel kadın var.

Filmde Ken’den bahsedildiğinde ise, ilk tepkim, ‘haydaaa, Barbie filminde Ken’in ne işi var?’ olmuştu. Ken, Barbie dünyasında, onlarca, yüzlerce aksesuar arasında minik bir detaydır, o kadar. Filmde bu o kadar güzel yansıtılmış ve irdelenmiş ki; klasik Barbie dünyasını tam da olduğu gibi algıladığım için çok mutlu oldum, Ken’in varoluş çabalarına da çok güldüm. Ken’in Barbieland’de var olma çabası ile bir kadının eril enerji hakimiyetindeki gerçek dünyada tutunma çabası aynı değil. Bu ayrım da çok güzel verilmişti filmde. Ken basitçe yok sayılıyordu, bu; kadının gerçek dünyada uğradığı negatif ayrımcılıktan çok daha kötüydü. Kadın, varlığını göstermek için, avukat, doktor, mühendis, siyasetçi gibi eylem ve sonuç odaklı meslekler aracılığıyla eril enerjisini ortaya koyup pembe ve dişil enerjisinden, dünyasından koparılıyordu. Aslında, erkeğin yaptığı her şeyi yapabilen başarılı Barbie’ler de eril dünyanın bize bir dayatmasıydı. Bugün her yaştan kadın bu filme tam da bu yüzden gidiyor bana göre. Dişil enerjimizi doya doya yaşayabileceğimiz, bir şey yapmadan da var olabileceğimiz tek yer, tek sığınak o pembe dünya. Dişi enerji oluş, eril enerji ise yapmakla ilgilidir. Bu fark da Barbie lerin Ken leri alt etmesi sırasında güçlü bir şekilde vurgulanıyor. Bırakalım Ken’ler atom bombaları icat edip birbirlerini yesinler, biz sadece ‘olarak bile’ bomba kadar tehlikeli olabiliyoruz.

Ucube Barbie’ler de gerçek. Sevgili kız kardeşim o güzelim Barbie’lerime ahhh neler yapmadı ki ve yıllar sonra bana özür olarak Barbie’nin anavatanından bir koleksiyon Barbie’si getirdi. Onu kutusundan hiç çıkarmadım, baş ucumda duruyor ve bana ilham olmaya devam ediyor.

Özetle, film, bana beklediğimden çok daha fazlasını verdi, Barbie ile olan tüm deneyimlerimi hatırlattı ve evet güldürdüğü kadar ağlattı da. Teşekkürler Barbie, teşekkürler Margot. Her şey için ve sadece var olduğunuz için. Gerçek dünyanın sizin gibi güzelliklere hala çok ihtiyacı var.

Ve izninizle bu yazıyı, beni her zaman, ‘sen de bizim Barbie’mizsin, bu bebeklerden daha da güzelsin’ diyerek seven, beni buna gönülden inandıran rahmetli babaannem ve amcama ithaf ediyorum.

 

 

 

 

Genel

İyi Değilim…

Dün.. dalgın, otomatiğe bağlamış yemek yapıyorum. İsias otel geldi aklıma, günlerdir gelip gidiyor zaten. GAP turunda kaldığımız en lüks otel. Nemrut… Türkiye’nin her yerinden gelen insanlarla yan yana, kapalı bir havada tanrılara sırtımızı dönmüş güneşin batışını izliyoruz. Şarap içiyoruz bir de. Etraftakiler diyor ‘iyi fikirmiş’. Poz vereceğim derken döküyorum şarabımı beyaz eşofmanımın üstüne. Şaraba yanmayı tercih ediyorum. Fosforlu şortlu biri var atlaya zıplaya dolanıyor ortada. Gören herkes ‘akıl deryalarından çıkarma ya Rab’ diyor. Akşamına, İsias’tayız. Şarabın lekesinden fal bakıyorlar bana, kısmetimde bir kovboy var, hadi hayırlısı… İsis.. artık yok.. ilk veya ikinci gece Kıbrıs Türkçesiyle bir baba yalvarıyor enkazdaki evlatlarımız için. Ne özlemişim bu Türkçeyi ama böyle değil, böyle olmamalı. Sonra tek tek geliyor gözümün önüne o topraklar. Hüngür hüngür ağlıyorum. Gencecik, çömez teftiş yıllarım da geçiyor aklımdan. Yaşar Pastanesi.. bakıyorum hemen, o caddede yıkılmayan tek yer orası yazıyor bir haberde. 90ların sonu. ‘Bugün renkli dondurma yesem olmaz mı?’ dediğimde yediğim azarı hatırlıyorum. ‘Maraş’tasın kesme dondurma yiyeceksin, ista dönünce yersin renkli dondurmamızı’. Kısacık zamandan bile ne çok kare var. İyi değilim, acıyor o kareler.

Nemrut Gün Batımı

Antakya.. turun son günü, çok az zamanımız var. Turda o kadar çok kebap yedik ki, alışık değilim, ben gruptan ayrılıp başka bir şey yemeye gidiyorum. Her bir bokologluk, şımarıklık kafasındayım yine. Künefeye yer kalmadı. Olsun, Ebru var, ona özel geleceğim bir gün. O gezdirsin beni, o bölge için neler yaptıklarını anlatsın uzun uzun. Yeriz, içeriz, hele bir dönsün İngiltere’den. Deprem gecesi dönmüş, çok şükür yaşıyor. Gün gelir yine gezer miyiz Ebru? Yine güzel şeyler hayal edeceksin orası için değil mi? Dönüyorum sorgu odama. Ne kadar beceriyoruz yaşamayı, anı deneyimlemeyi? Kır alışkanlığını işte, ye o kebabı, miden patlasa da ye işte o künefeyi. Midesini mutlu etmeyi bilmeyenlere yasaklayacaksın arkadaş gezmeyi! Iyi değilim, orası kesin.

Gece oldu. Düdüğüme ‘iyi geceler’ dedim. En riskli bölgelerden birinde yaşıyorum. Ailem de istda. Birlikte mi yaşasak sorusu birlikte mi ölsek sorusuna karışıyor. Kaygılıyım, hem de çok. Kendime acıyorum, yine gözyaşı. Sabah olduğunda böcek olurum belki. İyice küçüldüm yatakta. İyi değilim, orası kesin.

Sabah oldu, bakıyorum aynaya, ne böceğe ne Ece’ye benziyorum. Bugünden itibaren kapatıyorum kendimi haberlere, bilgiye, tartışmalara, yorumlara hatta müziğe. Sessizlik…İyi değilim ve bir gün iyi olacağım, orası kesin.. çünkü Nemrut bizi hiç yanıltmadı, her battığında… yeniden doğdu… 🌞🙏🌞

Genel

Aşkla Büyüyenler

Aşka bulanıp bulanıp yeniden doğanlar.. hiç sevilmemişler midir gerçekten? Öyle güzel, öyle çok sevildiği zamanlar da olmuştur ki aslında. Yine de onları en çok hayat sever, Tanrı’nın kutsadığı çocuklardır onlar. Başka acılarla sınadığı çocukları gibi, kalbini açarak ateşe atlamayı göze alanları her zaman koruyup kollar o. Bu çocuklar olduğu için şiirler var, romanlar, filmler, şarkılar, resimler hatta çilingir sofraları. Hadi eksiltelim Sezen gibi bir kadını bu dünyadan, silelim Nazım’ın memleket kadar hasret kaldığı kadınları, yok sayalım Fikriye’nin onurlu sonunu, görmeyelim Frida’nın ruhunun kanıyla boyadığı fırça darbelerini. Bir yerlerde direnen kadınlar varsa hala, hadi hapsedelim, öldürelim Che’nin tek bir gülüşüne yanık yüreklerini.

Geçtiğimiz günlerde ‘Kurak Günler’i konuşuyorduk. Biri dedi ki; hikayede ‘gereksiz bir aşk yoktu, o yüzden daha çok sevdim filmi’. Evet, hiçbir yürekte sevgi yoktu, belki de o yüzden sadece günler değil her şey acımasızca kuraktı. Sevgi ahlaksız tutunamaz, ahlak da sevgisiz yön bulamaz. Bazı şeyler yokluklarıyla ne güzel anlatır kendilerini.

Aşkla büyüyenlerin tek günahı her seferinde yemin bozmalarıdır. Daldan dala atlamak yerine, her şeye gebe belirsizliğin dibine düşmeyi tercih ederler. Laf olsun diye yaşamayacaklarını bildikleri için de korkarlar. Düştükleri yerden yine onu içine çeken girdabın güzellikleriyle çıkarlar. Acı hafiflediğinde onu bir zamanlar mutlu eden her detayı hatırlar, onlara tutunurlar, başka çivilere değil. En sonunda ‘iyi ki sevdim’ diyebilirler. Sevginin, aşkın basit bir muhasebe hesabı olmadığını, karşılığının o insandan olmasa bile bir yerden bir şekilde geleceğini bilirler. Aşk, içinde birçok duyguyu barındırır ve karanlık tarafında yıkıcı, aydınlık tarafında olgunlaştırıcıdır. Hayat, aşk acısını öfke, kin, kıskançlık, şiddet, sahiplenme, bağımlılık yerine yaratıcı bir enerjiye dönüştürmeyi seçenleri ödüllendirir. Güzel bir nokta, karşılıklı karşılıksız, acılı acısız tüm aşklara yakışandır.

Ben her zaman aşkla büyüyen bir çocuk olduğum için şükrettim. Açlıkla, yoksunlukla, yoksullukla, savaşla, nefretle, şiddetle, hastalıkla büyüyen o kadar çok çocuk var ki.. aşk acısı çektiğim için ne yaşama ne de aşkın acıya sebep olan güzelliklerine isyan edemem. Bir yerlerde, bu devirde, kız çocuklarına ilkokul bile yasak edilirken bir kadın olarak aşık olup ifade edebildiğim için şikayet de edemem. Aşk, sevgi bana göre sonuç almak değil yaşamak meselesi. Tüm enkazlarından razı bir kadın olarak isteyen tüm cesur yüreklere yeni yılda dileyeyim mi o zaman? 

Genel

Son Tango

Futbol.. tozlu boş bir arazide, patlak bir topla geçen, en iyi haliyle yırtık ayakkabılı, aç, sümüklü ve mutlu çocukların umut dolu, estetik rüyası…

Futbol.. modern çağın gladyatör savaşları, toplumun her kesimini bir araya getirebilen, tek bir topun basit kurallarla onca insanı peşinde sürüklediği, hala gizemini koruyan sosyolojik olgu…

Futbol.. bolca ter, koşturma, itiş kakış, tükürük, küfür, galeyan, hezeyan, heyecan, aidiyet…

Futbol.. erkeklerin en kaba göründüğü halde aslında en masum, en çekici olduğu anlar…

İlkokul çağındaydım, biri bana hangi takımı tuttuğumu sormuştu. O sırada babam devreye girdi, ‘kız çocuğunun pek futbolla işi olmaz, babasının takımını tutar’ demişti. Sustum ve ilk fırsatta 2 erkek kuzenime koşup ‘bana futbol nedir anlatın, bir de hangi takımı tutuyorsunuz?’ diye sordum, şansıma babamınkine en büyük rakip olanmış, ‘güzeeelll’. Canım benim, hayatının en büyük laflarından birini etmişti, sonrasında benden neler çekti, sırf ben mutlu olayım diye ne kıyaklar yaptı ve her zaman tanıdığım en centilmen rakip taraftar olarak kaldı.

Futbol, hayatımın bir dönemine gerçekten damgasını vurdu ve ‘iyi ki’lerim arasında yerini aldı. Kardeşime fenalık gelmişti, beni biriyle tanıştırırken ‘abim ece’ derdi. Takımın ister kazansın ister kaybetsin, pazartesi öğleye kadar yorumdu, sataşmaydı, geleni karşılamaydı derken sendrom filan kalmaz hatta bazen ofis için can atılırdı. 3 yıldız alındığı gün saçları -öyle 3-5 günlük de değil üstelik- takım renklerine boyatmak, yöneticiyle aynı takımın keyfine varmaktı. Futbolla ilgilenmeyen, takım tutmayan erkeklerle hiç işim olmadı. Sevgililerim ‘kızım bir de senle mi uğraşcam orada’ diye beni stata götürmeseler de erkek kankalarımla bolca gittim. Barlar, kafeler, kahvehaneler, sokağa, kampüse, ofise kurulan dev ekranlar, ev toplaşmaları hiçbiri o keyfi, heyecanı veremez. Stat candır. Birinin dibinde yaşayıp bir diğerinin dibinde çalışmak çılgıncaydı. Şimdi İzmir’de mahallemin takımının statına yakınım. Birçok insanın kaçtığı kalabalığını, gürültüsünü ben hala çok severim. Bir yerde maç varsa hayat vardır.

Fanatiklik keyifli olduğu kadar yorucu ve yıpratıcıdır da. Sonrasında birden bağım koptu futbolla, duruldum ve sıkıcı bir insana dönüştüm. Lig, kupalar tamamen uzaklaştım, seyretmedim, ilgilenmedim. Bu kupayla da ilgilenmek niyetinde değildim. Futbol işte, son dakikaya kadar beklemek lazım, racon bu. Dün akşam Fas maçıyla olaya daldım, sonuç umduğum gibi olmasa da özlemişim. İçimde hortlamasına az kalmış 20’li yaşlarımdaki ece var, hayır olsun.

Ve Messi.. ❤ ‘bir aslan koyunların fikirleriyle ilgilenmez’ diyebilecek kadar zeki, yetenekli, en iyiler arasında yerini almış, seksi efsane. Dünya kupasına veda edeceğini belirtti, kupayla veda en çok sana yakışır. Geri kalanı bilmem, ben ölümüne yanındayım. Son tangonu, bütün hünerini, kalbini, aklını sahaya göm bebeğim. 

Genel

Önce Hayatla ve Kendinle Flört Et

Sıradan bir İzmir gününde gayet sıradan düşüncelerle yolda yürürken karşıdan kendi aralarında şakalaşarak gelen bir öğrenci grubu fona dahil oldu. Tam bana okul çıkışı zamanını hatırlatıyor derken gençlerden biri bir anda yere düştü. Şaşırmaya fırsat kalmadan yanımdan geçen bir adam, düşen kızı arkadaşlarına işaret edip ‘bırakmayın ya belki lazım olur’ dedi. Ben dahil hepimiz bastık kahkahayı. Pandemiydi, ekonomiydi derken özledik. Beklenmedik bir anda gülmeyi, tanımadıklarımızla tereddüt etmeden şakalaşmayı, hayatı birlikte o anda neşe ile bir yapmayı. 

Videolarına aşina olduğum Adil Yıldırım’ın Flört Etme Sanatı kitabını ilk halinden beri takipteydim ve öncelikle hayatla yeniden flört etmek ve yaşam enerjimi yükseltmek için okumaya niyet etmiştim. Bu olaydan birkaç gün sonra kadın kuzenim ilişkileri konuşurken ‘biz flört etmeyi bilmiyoruz bence, sen buna biraz kafa yorsana’ deyince ‘al tüyosu’ ikinci kez gelmiş oldu. Yine hayatın zamanlaması muhteşemdi; çünkü, bu plansız ertemele sayesinde kitabın genişletilmiş versiyonuyla buluşmuş oldum.

Sevdiğim kafelerden birine oturup okumaya başladım. (Yok Adil Bey valla kimse benden tuzluk, şekerlik filan istemedi ya da kitaptan kafamı kaldıramadığımdan fırsat bulamadı garibim. Olmaz ki ama hem flört et deyip hem de kısmet kapamak). Kitap evimde aynı günün akşamında bitiverdi, daha yeni ısınmıştık oysa birbirimize. Çok güzel vakit geçirip de büyüden telefon numaralarımızı alıp vermeden ayrılıp sonradan ayılmak gibi oldu.

Kitabı en başından beri ‘ben bu durumda ne yapardım, ne söylerdim, nasıl bir tavır takınırdım?’ diyerek okudum. Adil Bey duymasın, o kahve makinesi başındaki ve güneşlenme sahnelerinde çok daha yaramaz yanıtlar verirdim. Ya da duysun yahu, kitabın ileriki bölümlerinde okurlarından istediği tam da bu zaten, kendi flört sahnelerimizi hayal edebilmek.

Kitapta flört oyununa has kural ve ilkeleri öğrenirken kendi tarzınızı da keşfediyorsunuz ve bence daha önemlisi içinizdeki o potansiyeli karşı taraftaki nasıl bir tarzın uyandırdığını, kışkırtıp sizi harika bir oyuncuya dönüştürdüğünü. Kitabı okurken nasıl olduğunu fark etmeden uydu gibi yörüngesine giriverdiğim adamların flörtte ne kadar usta olduğunu gülümseyerek ve biraz da özlemle hatırladım. Sonuçlarından bağımsız hepsi bana şöyle demişti. ‘Komik, eğlenceli ve zeki bir kadınsın, seninle çok keyifli vakit geçiriyorum’.

Sadece o usta erkekleri değil, hayatın da içimdeki o eğlenceli kadını ortaya çıkaran hallerini seviyorum. Bu nedenle ta en baştaki niyetim gerçeğe dönüştü, kitap kesinlikle beni ben yapan yaşam enerjimi bana hatırlattı.

Adil Bey ve kitabına çok teşekkür ediyor, keyifle size öneriyor ve şuraya flörtün bendeki tanımını bırakıyorum. Aynı anda aklından aynı yaramazlığı geçirirken bunu sadece muzip bir gülümseme ve bakışla ifade edip diğerleri somurturken hayatın kendisini oyununuza taraftar yapabilmektir.

Bu arada dün akşam, kitabın arasında deresinde bir yerlerde, elmamı yıkayıp tepsiye koymuştum ki taşırken yuvarlanıp yere düştü ve benim ağzımdan o anda ‘a ha, Newton beni andı’ gibi bir cümle çıkıverdi. Kendi kendime gülüp o kadar eğlendim ki. Hayatın son günlerde düşmek eylemi üzerinden beni güldürüp benimle flört etmesine ne demeli bilmem. Hayırlısı 🙂

Genel

Kişisel Satışta Markalaşma

Bir gün, yirmili yaşlarımın başındayken kot pantolon almaya gitmiştim. Benim yaşlarımda erkek bir satış danışmanı bana yardımcı oluyordu. Denedim, kabinden çıkınca yanıma geldi ve nasıl olduğunu sordu. Ben de ona bedenin tam geldiğini söyledim ve arkamı hafifçe aynaya dönerek ‘yine de emin olamadım, popomu büyük gösterdi sanki’ dedim. O da hemen yapıştırdı yanıtı. ‘Hanımefendi size 25 beden verdim, bırakın da azıcık büyük göstersin zaten’.

Bu hikayeyi kadın arkadaşlarıma anlattığımda şöyle tepkiler aldım. ‘Nasıl yani ya?!, bu ne cüret?!’, ‘hemen çıksaydın oradan!’. Oysa ben, kahkayı patlatmış ve kotu satın almıştım. Cüretkar olan o değildi ki bendim, o sadece bana uyumlanmıştı. Gayet kendiliğinden ve esprili bir şekilde beden dilini de katarak söylemişti bunu. Benim algıma göre, sınırı aşan, rahatsız eden bir yanı yoktu söylediğinin. İlgiye ihtiyaç duyduğum zor bir dönemden geçiyordum. Biraz kendimi toparlayayım diye çıktığım alışverişte çekici bir akranımdan aldığım bu beklenmedik yanıt ihtiyacımı karşılamıştı, bunu satın aldım, üstüne bir de pantolon verdiler. Hepsi bu 🙂

Fotoğraf: Engin Akyurt

Zibilyon yıldır kişisel satış, aktif satış, doğrudan satış, satış yönetimi, satışta şu bu üzerine eğitimler veriliyor. Hokkabazlı versiyonları dahil söylenmedik pek bir şey kalmamıştır herhalde. İş ve sosyal hayatımda gözlemlediklerim ve kendi satın alma deneyimlerimden çıkardığım kadarıyla iyi bir satışçının iki temel özelliği öne çıkıyor.

İnsanlar, kendilerine bir şeyler satılmasından değil satın almaktan hoşlanırlar’ klişesini doğalından sindirmiş olmak ve bunu uygulamak

Etkin ve iyi bir satışçı sonuca değil sürece odaklanır, bunu bir oyun gibi görür. İkna peşinde koşmaz, tam tersine, karşısındaki kişinin karar noktasına koşması için ortam hazırlar. Onun işi ‘ona sattım’ değil, ‘onu özgür iradesiyle kavuşturdum’ dur. Bu nedenle, iyi bir satışçıdan satın alan müşteri, onun satışçı markasını süreçteki varlığından ziyade yokluğundan tanır. ‘Aaa, nasıl yani artık burada çalışmıyor mu? Tüh!’ Bilmem tanıdık geldi mi?

Duygu durumunla eşleşir.

Etkin bir satışçı, ayna nöronlar tekniği ile sürekli senin beden ve sözel diline uyumlanan daha doğrusu robotumsu bir şekilde seni taklit eden kişi değildir. Her yerde öğretilen bu teknik ne yazık ki çoğu zaman verimli ve yerinde kullanılmaz. Yapmacık durur, her iki tarafı da yorar. Diğer yandan, gerçek bir satış profesyoneli öncelikle karşısındakinin duygu durumuna odaklanır. Bir empat gibi onun modunu çözer ve duygusal ihtiyacını anlar. Bu boşluk üzerinden de süreci yönetir. Markete eşine ped almak için giden adama tekne satan satışçı fıkrasını duymuşsundur belki 😉

Bu iki özelliği geliştirmek emek ve ilgi ister. Bir kere yerleşince de bütün teknikler marka satışçıya artı güç katar. Benim asıl merak ettiğim ise, yüz yüze, insan insana satış aktivitesinin giderek yerini sanal ortama bırakması ve bunun sonuçları. Bir tüketici olarak ben aynı deneyimden geçmiyorum e-alışverişte. Bir şeyler eksik kalıyor sanki ve belki de bu yüzden daha bile fazla alma gereği duyuyoruzdur, ne dersin? Görsel çöplüğe dönmüş bir siteye girdiğimde, takla atan telefonlar, köşeden köşeye halay çeken ayakkabılar yerine, ‘psstt bebek, bu tshirt sana çok yakışır’ diyen bir sanal danışan, bu konudaki fikrimi ve havamı değiştirebilir belki. Kim bilir?

Genel

Marka Erkeklerin Öz Yeterlilik Sırrı

İnsana dair gelişim, değişim ve dönüşüm sürecinden bahsederken aşk ilişkilerini ele almak en doğalı sanırım. Hem daha çok ilgi çekiyor hem de özel ilişkiler, insanın öz saygı unsurlarına çokça ihtiyaç duyduğu için yararlanmayı bilirsek sürecimize önemli katkılarda bulunuyor. Dünyada açlık, yalnızlık, savaş, hastalık, yoksulluk, yoksunluk, cehalet, baskıyla kendini yaratmak zorunda kalan nice insan varken ben de birçok olumsuzluk yaşamama rağmen her zaman aşkla büyüdüğüm için şükran dolu olmuşumdur.

Başka bir yazımda marka kadınların öz değer sırrından bahsetmiştim, bu yazı da marka erkekler için gelsin. Öncelikle şunu belirtelim, bir ilişkide doğaları gereği kadın değerinin bilinmesini erkek de yeterliliğinin fark edilmesini ve takdir edilmesini ister. Özellikle değerli ve yeterli hissetmek ister demiyorum; çünkü kimse bir diğerine böyle hissettirmekle sorumlu değildir. Biz kendimizi değerli ve yeterli hissetmeliyiz. İşin sırrı ve de özü de burada saklı ve sorunların birçoğunun kaynağı da.

Eğer sen de bir erkek olarak ağzınla kuş tutsan da bir türlü memnun olmayan, seni sürekli diğer erkeklerle kıyaslayan kadınlara çekiliyor ve kendini sıklıkla takdir edilmediğin, yeterli görülmediğin ilişkilerde buluyorsan işte sana öz yeterliliğin üzerine düşünmen gerekenler.

Fotoğraf: Josh Hild 

Sen zaten bir kahramansın, bunu hissetmen için bir kadına ihtiyacın yok.

Erkeğin doğası aksiyondur, mücadele ve rekabet etmek, üstün gelmek, işe yaramak, yaptıklarıyla mutlu edebilmektir. O eylemlerinin biri için fark yarattığını bilmek, deneyimlemek ister. Yine de, nasıl ki bir kadının değerli olduğunu hissetmesi için bir erkeğin, başka birinin varlığına ihtiyacı yoktur, bir erkeğin de kendini yeterli bulması başka birine bağlı değildir. Yaşamına bir bak. Yaptıkların, başardıkların, gerçekleştirdiklerin, dokunduğun hayatlar, kazanımların. Sen bunlara sahip çıkmazsan başkası ne kadar takdir etse seni tatmin etmez. Özgün savaşçı tarzını keşfet, benimse. Hedeflerine, ne istediğine ve güçlü yönlerine odaklan. Başarısızlıklarınla, hatalarınla barışmanın yolunu bul, özgürleş. Daima kendine hatırlat, süper kahramanların bile zayıf noktaları var.

Kendine rakip olmayı bırak, kendi önünden çekil.

O özel kadına sunabileceklerine odaklan. Sana özgü senin tarzınla onunla paylaşmak istediklerine. Birçok erkek yapmak isteyip de bir nedenle yapamadıklarına odaklanmakla o kadar mesgul ki, geri planda sürekli hayali rakip yaratıyor. Böyle yaparak da kendilerinde olan ve paylaşıldığında kadını çok mutlu edebilecek yönlerine, özelliklerine ve imkanlarına karşı körleşiyorlar. 

‘Kadınlar kendilerine kötü davranan erkeklerin peşinden gider’ genellemesinden uzak dur.

Etrafta ‘adam gibi adam yok’ diye şikayet edip karşılaştıklarını da seçmeyen kadınlar olabilir. Bu onların kendileriyle ilgili bir durum ve emin ol, bu tür adamlara çekilmeye karşı kendini iyileştirmeye çabalayan kadın da oldukça fazla. Bu bahane sana bir şey kazandırmadığı gibi sağlıklı bir ilişkiye hazır kadınları da göz ardı etmene sebep olur.

Kendi gücünün farkında, özgüveni yüksek marka bir erkek eril enerjisini verimli ve akıllıca kullanır. Bir kadının ilgisini çekmek için bu gücü, yerinde, zamanında ve olması gerektiği ölçüde kullanır. Böyle bir erkek kendi değerinin farkında bir kadın için son derece çekicidir. Öz yeterliliğin yükseldikçe çaban başka insanlardan onay beklentisi yerine yaşam amacına yönelecektir ve bu da sana o özel kadından da başkalarından da daha çok takdir getirecektir.    

Genel

K-Pop: Kendin Olarak ve Kalarak Popüler Olma Yolu

Bundan on yıl kadar önce biri çıkıp da ilginç bir dansla Gangnam Style dediğinde popüler kültür takipçileri bir anda başını Asya’ya çevirdi, gelip geçici olduğunu düşünenler ise oldukça yanıldı. Spor, teknoloji derken Güney Kore bugün kendi ismiyle anılan bir müzik türüne ve aslında müzik önderliğinde daha da öte bir değer paketine kendi imzasını attı. K-pop olarak kısaltılan Kore popüler kültürü, pop dünyası içinde ezber standartlar, kurallar ve öngörülebilen trendlerin arasında kendine ayrı bir kulvar açtı, fark yarattı ve geniş bir alanda ‘Ben de Kendim olarak Varım’ dedi.

Eğer sen de, oyuncuları ve oyun kültürü genel hatlarıyla belirlenmiş ve bu ilkeler dahilinde dönemsel eğilimlerin oluşturulup buna göre oyunun oynandığı bir pazarda rekabet ediyorsan, işte sana popüler olmadan popüler olma başarısı kazanmış K-Pop stratejisinin temel unsurları. İster girişimci markan ister kişisel markan için analiz edip ilham alman her zamanki gibi sana kalmış.

Kişisel Markaya, Kimliğe ve Özgünlüğe Güçlü Vurgu

K-pop, idollerinin eşsizliklerini abartılı bir biçimde ortaya koyarak kalabalıklar arasından sıyrılmasını sağlıyor. Göze çarpan bir kimlik, birçok şarkıda bununla uyumlu bir hikaye paylaşımı ile kendini ifade etme ustalıklarını gösteriyorlar. Bunu yaparken de hayranlarının kendi markalarını oluşturma ve cesurca paylaşmaları yönünde onlara ilham oluyorlar.

Çoklu Yetenek

K-pop idolleri üst düzey bir müzik ve şarkı söyleme yeteneklerinin yanında iyi bir dansçı ve birçoğu aynı zamanda iyi birer de oyuncu. Batı kültüründe bu yetenekler nadiren bir araya gelerek onları farklılaştırırken K-Pop idolü olmak için bunlar olmazsa olmaz olarak kabul ediliyor.

Eğitim

K-pop kültüründe şansa, tesadüfe, bir gecede keşfedilmeye, bir single ile meşhur olmaya yer yok. K-pop idolleri ilk şarkılarının kaydına girene kadar bu yeteneklerini nasıl, ne şekilde değerlendireceklerine yönelik yıllarca profesyonel ajanslar, yöneticiler ve mentorler tarafından eğitiliyorlar. Asya kültürünün disiplin, sabır, emek, çok çalışma unsurlarını burada da görüyoruz.

Renk, Kostüm, Tasarım ile Özgün bir Görsel Kimlik ve İletişim Dili

K-pop yıldızlarının kostümlerinden makyajlarına, saç tasarımlarından video efektlerine kadar görsel kimlik öğelerinin bileşen ve detaylarına baktığımızda oldukça cüretkar, kışkırtıcı, dikkat çekici olduğunu kolaylıkla fark edebiliriz. Animasyon dünyasının kanlı canlı hali olarak da rahatlıkla algılanabilecek bu görsellik aynı zamanda kendi moda akımını da yaratmış durumda.

Koreografi

K-pop deyince sadece müzikten değil bugün ülkemizde bile birçok takipçisi hatta öğrencisi olan bir dans türünden, akımından bahsediyoruz. Dans, K-pop idolleri için kliplerinde yer alacak bir gösteriden ibaret değil, tam tersine müziğin, sahnede canlı olarak da üstün ve kusursuz performans gerektiren bir unsuru. Görsel kimliğin, yarattığı modanın, görsel iletişim dilinin önemli parçalarından biri.

Çok Dillilik

K-pop orijinal dillerine olan bağlılıkları ile fark yaratıp öne çıkıyor. Kulaklarımızın aşina olmadığı bir dili akılda kalıcı melodiler ile sunarken kiliplerde İngilizce’yi alt yazı olarak profesyonelce kullananlar da oluyor, sözlerin arasına serpiştirenler de. En çok konuşulan dil üzerinden çok insana ulaşalım demek yerine anadillerinde duyulur olmayı seçerek şarkı söyleme sürecini popüler, görsel ve müzikal bir hikaye anlatıcılığına dönüştürüyorlar.

Özetle, herkesin gittiği yoldan giderek, ‘beğenilen bu’ deyip kopyalarak üretmiyorlar. Tüm duyularımıza hitap ederek deneyimimizi zenginleştiriyorlar, bizi izleyici, dinleyici ve hikayenin bir parçası yapmayı hedefliyorlar. K-pop kendi yolunu kendi açtı, çizdi ve disiplin, çok çalışma ve kendi olma cesaretiyle yapılandırdı ve marka olarak da devam ediyor. Oyunun kurallarını yeniden belirlemeye, esnetip genişletmeye başladı bile.

Peki ya sen, hala daha tanımı başkalarınca yapılmış popüler olanı uygulayarak daha çok beğenileceğini mi hatta fark yaratacağını mı düşünüyorsun? Yoksa K-pop, kendin olma cesareti göstererek de genel beğeniye hitap edebileceğin yönünde seni biraz olsun gıdıkladı mı?