Blog

Kişisel Gelişim

Equilibrium –  I Eat The Sun and Drink The Rain

16 Ağustos 2026. Yeni yaşımın ilk günü. Güneş tutulmasını izleyen günler. Midilli Adasındayım. 12. Molivos Uluslararası Müzik Festivali üçüncü, ben ise ilk akşamımdayım. Agia Paraskevi’de bulunan Zeytinyağ Fabrikası Müzesi’ndeyiz. Etraf Athena’nın bilge kolları zeytin ağaçlarıyla çevrili. Hava uçuş uçuş, Poseidon esniyor olabilir mi?

Festivalin her yıl bir teması oluyor, bu yılki ana tema ‘Eudaimonia’. Ahh.. kesinlikle bu sözcüğü bir Yunandan duymalı hatta doya doya dinlemelisiniz. Her ses bir titreşimdir ve ancak tam ve doğru şekilde telafuz edebildiğinizde o frekansa uyumlanır, o frekansı aktive edersiniz. Eudaimonia hem anlamı bağlamında hem de fonetik olarak o kadar yüksek bir titreşimde ki; duyduğunuzda muhteşem bir kapının önünde olduğunuzu hissediyorsunuz.

Aristo’ya göre Eudaimonia; anlık, gelip geçici ve daha çok mutluluk olarak tanımlanan olumlu duyguların çok ötesinde bir kavram. Bir insanın erdemli, anlamlı ve doyumlu bir hayatın peşinde deneyimlediği ve eriştiği bir seviye. Kendi değerleri, yetenekleri ve özüyle uyumlu bir arayış, yolculuk, algılama, tanımlama ve yaşama hali.  Formülü olmasa da temel bileşenleri ile her insanda özgün bir forma kavuşan bir oluş hali. Günümüzde herkesin herkese mutluluktan bahsedip mutlu olmak adına kendi aklını satmaya çalıştığı gürültü arasında, bu kavramı duymak ve doya doya müzik eşliğinde dinleyecek olmak o kadar iyi geldi ki bana.

Festival ve içeriği, Eudaimonianın kendisini oluşturan, insanı ona kavuşturan öğelere göre tasarlanmış. Her akşam düzenlenen konserlerin alt temaları bu öğeler. Eserler ve hikayeler bu öğelere göre seçilmiş. ‘Bilgelik, Ölçülülük, Denge, Erdem, Cesaret ve Eudaimonianın kendisi. Festivallerin temalarının olması kaçınılmazdır; ancak, festival içeriklerinin temayla bu kadar uyumlu, bağlantılı olması her zaman rastlayabileceğimiz bir şey değildir. Aynı zamanda festivalin görsel iletişimi olarak tasarlanan posterini de çok beğendim. Taç çakranın renginin fonda olduğu ve bana yaşam çiçeğini çağrıştıran tasarımı temayla çok uyumlu buldum. Bu nedenle festival sanat yönetimini içtenlikle tebrik ediyor ve onlara teşekkür ediyorum.

Bu akşam temamız Denge. Sahnede hazırlıklar devam ediyor. Koro provada. Müzik eşliğinde, Maní M. Sigfússon tarafından hazırlanan görsel bir medya show da izleyeceğiz. Bir deneyime ne kadar çok duyu katılırsa etkisi o kadar kapsayıcı olur. Kulağımız, gözümüz ve temaya uygun muhteşem ortamda tüm duyularımızın aktif olacağı bir konser olacak. Konserin ismi, ‘I Eat The Sun and Drink The Rain’. Güneş çok kızgın olduğu zamanlar onu sakinleştirmek için onu yemek istediğim, yağmurda arınmak ve onu kana kana içip kendi kızgınlığımı söndürmek istediğim de doğru. Bu bağlamda başlığa bayılıyor ve heyecanla konseri bekliyorum.

Müzik ve sözler özellikle klasik müziği elektronik müzikle yorumlama, harmanlama ustalarından biri Alman besteci Sven Helbig’e ait. İnsanın aklına değil yüksek benliğine hitap eden sözler ise Animato Korosu’na emanet. Beklenen an geliyor ve konser başlıyor.

O da ne? Oldukça ağır ve melankolik bir ses. Görseller aynı ölçüde yavaş ve soyut. Hem ses hem de görsellerde ara ara lo-fi tekniğine rastlıyoruz. Bütünsel olarak deneyimin açıp insanı davet ettiği kapı sanki bir tavşan deliği. İçime bir rahatsızlık hissi geliyor, bir ürperti, bir tedirginlik, bir yandan bir merak. Ekranda birinin yolculuğu var, sisli puslu, içsel ve derin. Neler oluyor? Beni rahatsız eden şey ne? Dimitri Chatzigiannakis yönetimindeki Koro, çember oluşturuyor, yer değiştiriyor, sakin, dengeli ve akışta. Bir çember dağılıyor, yenisi başlıyor. ‘Ece yaşamında bir döngü kapanıyor, yenisi başlıyor. Rahatsız olman tam da beklediğimiz bir şey, yeni dengen için bir öncekini bozacak ve yenisine uzanacaksın. Bu rahatsızlık yeni dengenin ilk adımı.’

Bir koç olarak insanları sorularımla rahatsız edip onları yeni dengelerini bulmaya motive ederim. Şimdi aynı şeyi hayatın bana bir konserle yapıyor olmasına ancak teşekkür edebilirim.

Yıllardır şunu söylerim. Her şey mikro düzeyde kaos, makro düzeyde ise mükemmel bir denge halindedir. Bitmeyecek gibi görunen bireysel kaosumuzun, denge arayışımızın, başladığı yerde bitip bizi bambaşka birine dönüştüren döngülerimizin, makrodaki mükemmel dengeyi oluşturduğunu fark ettiğimizde, içimizdeki o muhteşem dengeye, dinginliğe ulaşıyoruz. Yaşamın ruhu bizim aracılığımızla kendini var ediyor. Meraklı, heyecanlı, ögrenmeye aç, esnek, akışkan, israfı sevmiyor; diğer yandan, artık işlevsiz olanı da tereddütsüz eliyor. İşlevsiz olan bizim dönüşmesi gereken parçalarımızdan biri olsa bile. Denge, diğer her şey gibi zıddıyla var olmaya devam ediyor. 

Mutluluk, anlam, doyum, bilgelik ya da artık eudaimonia için diyelim yola çıkanlar vardır. ‘Bir bilge var, ona sor’ derler geride kalanlar. Yolcu bilgeye ulaşır, ‘nedir?’ diye sorar ve hiçbir zaman doğrudan yanıt alamaz. Ya bir soruyla, bilmeceyle ya da bir misyonla karşılaşır. Bilge kimsenin tanımına, algısına, kaderine müdahale etmez, sadece ilham olur. Tıpkı bu hikayede olduğu gibi.
Yaşlı kadın;
‘Güneşi yiyorum ve
Yağmuru içiyorum
Ay kadar sessizim’
dedi ve gözlerini kapadı.

Kişisel Gelişim

Kaçıngan Bağlanma Stili ile İlişki Dinamikleri

Bağlanma stilleri, bireyin erken döneminde kendisine öz bakım verenlerle kurduğu ilişki modelinin, yetişkin döneminde romantik ve sosyal ilişkilerine yansıyan duygusal şablonudur.

Bu yazıda ‘kaçıngan bağlanma’ modelini ele almadan önce, ‘kaçınganmış gibi’ nitelenen, algılanan diğer durumlara değinmek istiyorum.

İlgisizler

Bu kişilerin size duygusal, romantik herhangi bir ilgisi yoktur. Sizin ona olan duygularınız sizin algınızda bir yanılsama yaratmış olabilir. Onun doğal, sıcak davranışlarını istediğiniz yönde ve yanlış algılamış olabilirsiniz. O bunu fark ettiğinde size sınır, mesafe koyma gereği duyabilir, ısrarcı davranırsanız bu mesafeyi arttırabilir. Bu o kaçıngan olduğu için değil, size romantik anlamda ilgisiz olduğu içindir.

Sırtlanlar

Bu terim, haz odaklı, cinsellik amaçlı yaklaşıp duygusal bir bağ kurmak istemeyen erkekler için kullanılır. Bu kişiler genelde sosyal böcüktür, insanlarla kolay ilişki ve iletişim kurar. Öz güvenleri yüksek görünür. İlgi odağı olmaya alışıktır ve bunu sürekli kılmak öncelikli amacıdır. İstediğini elde edene kadar son derece ilgili, iltifatkardır. Profesyonel bir manipülatördür. ‘Love bombing’ ve ‘ghosting’ bu kişilerin en belirgin özelliğidir.

Amacına ulaştıktan sonra ortadan kaybolur, sizi yedek listede tutmaya devam ediyorsa ihtiyaç duyduğunda yeniden gelebilir, varlığınızı yoklayabilir. Her çiçeğe, dala konmak ister. Bunun deşifre olmasından çekinmez, fütursuzca bu durumu sosyal başarı olarak görür. Karşı tarafın nasıl hissettiği umurlarında değildir, istediğini alamadığında agresifleşebilir, aniden soğur ve sizi suçlar. Bu kişiler maalesef çok yaygındır. Bu kişilere gönül verenlerin genel yanılgısı şudur. ‘Ben onu değiştiririm, bana olan duygusu farklı, benimle durumu farklı’. Böyle bir durum maalesef söz konusu değildir. Sırtlanlar hiçbir zaman duygusal yakınlık, aşk, sevgi, romantizm, sorumluluk, ilişki ihtiyacı duymazlar ve değişmezler. Bu onların yaşam biçimi ve ilişki algılarıdır. Performansları ve popülariteleri devam ettiği sürece bu şekilde yaşarlar. Evlenseler, birine bağlanmış görünseler bile bu tamamen kamuflajdır, her fırsatta özlerine geri dönerler.

Doğal Ritimde Olmak İsteyenler

Her ilişki bir süreçtir. Karşılıklı tanıma gerektirir. Doğal temposunda, adım adım ilerlemesi sağlıklıdır. Bu süreci hızlandırmak istemeniz karşı tarafı tedirgin edebilir ve geri çekilmesine sebep olabilir.

Bir kahve ve yemekten sonra, adamın soyadıyla imza denemeleri yapmak, ‘tamam buldum, annem de sever bunu’ deyip panjurları pembeye boyamaya kalkmak; karşı tarafta duygu yoğunluğunuzdan ve onu ciddiye aldığınızdan çok, ‘kaygılı bağlanma’ modelinde olduğunuz izlenimi uyandırır. Karşı tarafın ilişkiyi makul bir sürece yaymak istemesi onun kaçıngan olduğu anlamına gelmez.

‘Bir’ den ‘Biz’ Olmaya Hazır Olmayanlar

Kaçıngan bağlanma modelinde bireysellik, bireysel alan oldukça önemlidir. Yakın ilişkiler ona boğucu gelir, ilişki içinde bağımsızlığını kaybetmekten korktuğu için duygusal mesafe koyar. Genel itibariyle insan ilişkilerinde soğuk ve temkinlidir. Duygusal bağ ve yakınlık kurma ihtiyacını yok sayarak kimseye ihtiyaç duymayan biri algısı yaratmaya çalışır. Bu onun duygusal olarak güçlü olmasından değil erken yaşlardan itibaren kendini korumayı öğrenmiş olmasındadır.

Diğer yandan, bu yönüyle, gerçekte olmadığı halde kaçıngan gibi yanlış değerlendirilen kişiler vardır.

Örneğin kişi uzun zamandır tek başınadır ve yeniden biz olma ihtiyacı duysa da bunu nasıl yapacağına dair çekinceleri vardır. Yıpratıcı bir ilişkiden yeni çıkmıştır ve yeni kişiye henüz duygusal olarak hazır değildir. Ani ayrılık, aldatılma, terk edilme yaşamıştır ve yeniden güven konusunda temkinlidir. O an hayatında başka şeyler olup bitmektedir, terfi, başka ülkeden, şehirden iş teklifi gibi, sizi de kaçırmak istemeyebilir ve ikilimde kalabilir. Evlilik yaşamıştır, yeniden güzel bir ilişki istiyordur ve kısa sürede yeniden evlilik düşünmüyordur, sizin böyle bir beklentiniz varsa ne yapacağını bilmiyordur. Kadının doğurganlık yaşı geçmiştir sizin çocuk beklentiniz olabileceği yönünde çekincelidir. Kısaca, kaçıngan olmadığı halde, o anki hayat şartları ve zamanlama açısından yakınlıktan kaçan biri gibi görünebilir.

Bu durumda açık iletişim tek çözümdür. Tüm koşullar, beklentiler karşılıklı masaya şeffafça konur, ya bir ortak yol bulunur ya da yollar ayrılır.

Fotoğraf, Ketut Subiyonto

Öz Hakiki Kaçınganlar

Güvenli bağlanma stilinde olan biri için en yorucu, en yıpratıcı grup ‘kaygılı kaçıngan’lardır.

Bu grubun öz değerliliği düşüktür. Kendinde sevmediği, beğenmediği, barışamadığı, değiştiremediği yönler, özellikler vardır. Yakınlaşma arttıkça sizin bu yönleri fark edip ondan uzaklaşacağınızdan kaygılanır. Sizi tanıdıkça sizin de kafasında yarattığı kişi olmamanızdan, büyünün bozulmasından korkar. Bu nedenle bu büyüyle yaşamak için sadece kendi belirlediği mesafede olmak ister. Ne sizin yaklaşmanıza izin verir ne de kendisi adım atar. Siz adım attığınızda otomatik olarak ‘kaç, savaş, don’ tepkilerinden birini verir.

İlişki ne vardır ne yoktur. Kendisi ne vardır ne yoktur. Kapıyı ne açar ne kapatır. Sizin gitmenizden çok korkar diğer yandan ilişkiyi de sahiplenmez.

Duygularını özellikle olumlu olanları nasıl ifade edeceğini bilmez. Öz sevgisi düşük olduğu için sizin sevginizi nasıl kabul edeceğini de bilmez. Bağ kurmak istese bile duyguları yoğun olsa bile bunları yönetmeyi bilmez. Hem kendi hem sizin duygularınızdan ürker, bu büyüyü yaşamadan kaybetmekten korkar. En kötü senaryoları en ufacık bir ters düşmenizde kafasında döndürüp durur.

Böyle birini çok sevseniz bile sizin sevginiz ona şifa olmaz, olamaz. Bunu ancak kendisinin istemesi ve üzerine çalışması gerekir. İlişkiye devam etseniz bile onun hayal ettiği gibi güllük gülistanlık olmadığında yine uzaklaşmayı seçecektir.

Durumunun farkında olup bunun üzerine çalışan kaçınganla ilgili güzel bir şarkı var.
‘I’m Learning – The Silent Partner’
Sözlerine bakarsanız bir kaçınganın tam olarak nasıl hissettiğini anlarsınız.

Bir de Teddy Swims’ten Mr. Know It All var. Bu da kendi üzerine çalışmak yerine baştan kafasında kurduğu olumsuz senaryo gerçekleşince ‘biliyordum, bilmez olaydım’ diye kendini gerçekleştiren kehanet için sızlanan bir adam.

Epey uzattım farkındayım, bir de konuyla ilgili bir film önerisi yapayım.
‘He is not that into You.’ ‘Erkekler Ne Söyler Kadınlar Ne Anlar’.

Sevgimle,

Kişisel Gelişim

Hayat Girişimciliği Profil Testi

Hadi, hayat girişimciliğine geri dönelim mi? Hazır olanlarla elbette. Köyünde, kendi azıcık aşım kaygısız başım dünyasında, sakin dingin yaşayan insanları kendi haline bırakalım. Hayat onlara ayrıcalıklı davranmış madem hiç keyiflerini bozmayalım.

Hayata rağmen hayatla birlikte hayatın içinde nasıl bir girişimci profilimiz olduğunu anlamamıza, fark etmemize yarayabilecek soru listemi sunmadan önce koçlukla ilgili birkaç hatırlatma yapacağım.

Bir koçluk seansında, tek kişi vardır. Coachee, yani koçluk alan kişi. Koçlar sadece onların varlığına aynalık yapar. Zayıf, şisman, ters, komik, yamru yumru gösteren değil, her kimse onu gösteren bir ayna. Bunu soru sorarak, yanıtları etkin dinleyerek, anladığını onayına sunarak ve yanıtlardan o anda yeni sorular üreterek yapar.

Koçlar öneride bulunmaz, şahsi fikrini paylaşmaz, ödev veya yapılacak listesi vermez. Coachee aynada gördüğünden hoşnut kalmazsa kendi değişim dönüşüm rotasını kendi belirler. Koç varlığıyla bu yolda sadece araçtır.

Koçlar zihin, duygu, ruh sağlığı yerinde olanlarla çalışır. Kişiye ‘şusun busun’ diye teşhis koymaz, terapi yapmaz. Öyle bir durum varsa ilgili uzmana yönlendirir. Herkese eşit mesafededir ve herkesi olduğu halde tam ve bütün kabul eder. Sempatik değil empatiktir. Coachee nin batırdığı alanları temizlemez, aç kaldığı yerleri beslemez, gazını almaz boş yere gaz da vermez. Pışpışlamaz, uyutmaz tam tersine rahatsız eder, uyanması gereken alanları keşfetmesine yol açar.

Çoğunlukla kişinin kendine sormaktan kaçtığı, korktuğu ya da hiç aklına gelmeyen soruları yöneltir. Amaç coachee nin kendine, koşullarına, kaynaklarına yeni bir bakış açısı ve tanım geliştirebilmesidir. Terapi gibi uzun soluklu değildir. Sonuca, hedefe yöneliktir. Çerçevesi, yapısı ve süresi belli bir yolculuktur.

Koçluk verilmez, koçluk talep edilir ve alınır. Bu nedenle, coachee ler öz bakıma ihtiyaç duyanlar değil, daha da birey daha da yetişkin olmaya istekli ve hazır olanlardır.

Şefkate ihtiyaç duyanları annelerinin kollarına, büyümeye ihtiyacı olanları hayatın kollarına bırakalım ve sormaya başlayalım.

Bu soruların, ideal, doğru, yanlış, eksik yanıtları yok. Tamamen senin algın üzerinden senin yanıtların var. ‘Bilmiyorum ya da bu ne aptalca soru’ gibi yanıt verme hakkına sahipsin. Ben de sana ‘bilseydin neyi bilmiş olurdun? bilmemek nasıl hissettirdi? sorunun akıllıca hali nasıl olurdu? sana aptalca gelen şey tam olarak nedir? aptalcayı açıklar mısın? aptal olana genelde tepkin nasıl olur? benzeri yeni sorular sorardım. Dediğim gibi, olay koçu değil seni rahatsız eden şeyi fark etmek.

Hayat senin için ne anlama geliyor?

Yaşamak senin için ne anlama geliyor?

Var olmak senin için ne anlama geliyor?

Konfor alanı senin için ne anlama geliyor?

Hangi durumlarda bu alanı terk ediyorsun?

Ne kadarı kendi isteğinle ne kadarı mecbur kaldığın için? Bu oran seni nasıl hissettirdi?

Var olMAsaydın dünya nasıl bir yer olurdu?

Bu soruya verdiğin yanıttaki unsurları destekleyen örneklerin listesini yap.

Hayatın içinde var olduğunu sana en güçlü şekilde hissettiren anların, durumların bir listesini yap.

Bu anları, durumları hangi sıklıkta deneyimliyorsun?

Eğer sana göre yeterince sık değilse bunu arttırmak için neler yapabilirsin?

İnsanlardan en çok hangi anlarda, durumlarda ‘iyi ki varsın’ sözünü duyuyorsun?

Bu an ve durumları çeşitlendirmek isteseydin yenileri neler olurdu?

Sen en çok kimlere hangi durumlarda ‘iyi ki varsın’ diyorsun?

Bu an ve durumları çeşitlendirmek isteseydin hayatına nasıl farklı insanlar katardın?

Bu yeni insanların hangileri seni konfor alanında tutardı?

Bu insanların hangileri seni yeni deneyimler için motive ederdi?

Bu yeni insanların ne kadarı seni konfor alanında tuttu ne kadarı yeniye teşvik etti? Bu oran sana nasıl hissettirdi?

En son kimi hangi konuda yeni bir deneyim için cesaretlendirdin?

O kişi sen olsaydın kendine neler derdin?

Farklılıklar varsa bunları listele.

En son hangi konuda kendini cesaretlendirdin?

Sonuçları sana ne öğretti?

Risk senin için ne anlama geliyor?

Riski ölçmek için kullandığın yöntemler neler?

Kaybetmek senin için ne anlama geliyor?

Kazanmak senin için ne anlama geliyor?

Şu anda bir risk alsaydın bu ne olurdu?

Kayıplarını önceliklendirdiğinde en çok neleri kaybetmekten korkuyorsun?

Risk gerçekleşip kaybettiğinde neler kazanmış olurdun?

Kazanımlarını önceliklendirdiğinde en çok neleri kazanmak seni motive ediyor?

Risk gerçekleşmeyip kazandığında neler kaybetmiş olurdun?

Bu sorulardan sonra her iki senaryoyu yeniden yaz.

Hayatının kırılma anlarıdan birine veya risk alıp kazandığın bir ana git. O andaki sen bugünkü risk için sana ne derdi?

Hayatının kırılma anlarından birine veya risk alıp kaybettiğin başka bir ana git. O andaki sen bugünkü risk için sana ne derdi?

O zamanki her iki sana şimdiki halinden iki ayrı savunma dilekçesi yaz.

Hayat hangi savunma dilekçesini hangi gerekçeyle kabul ederdi?

Bu dilekçelerden ve hayatın gerekçelerinden sonra tüm olası senaryoları yeniden yaz.

İstediğin sorudan başlayabilirsin. Sadece okumak bile zihninin arka planında soru ve yanıt yönünde bir düşünce tohumu atacaktır. Bir hatırlatma daha, bu konuyu benimle bir seansta çalışsan ilk soruya vereceğin yanıttan o an yeni sorular türetirim ve bu liste bambaşka bir hal ve sıra alır. Özetle size arka arkaya soru sormuyoruz. Bunlar sadece kendine koçluk için verilmiş örnekler. Köyünden çıkıp bambaşka biri olarak yeniden oraya dönmek isteyenler faydalansın diye.

Sevgimle,

Kişisel Gelişim

Hayat Ağacının Sana Bir Mesajı Var

Kadim kültürlerin en önemli unsurlarından biridir ‘Hayat Ağacı’. Dünyanın merkezinde bir dağ ve göğe uzanan bir ağaç; yaşamın, bilgeliğin, gücün, şifanın, bereketin, sonsuzluğun sembolü olmuştur. Bir inanışa göre insan sayısı kadar ağacın yaprağı vardır. Kökleri geçmişi, gövdesi şimdiyi ve uzanan dalları geleceği simgeler. Yaşam döngüsüyle birlikte geçmişi geleceğe, dünyayı evrene bağlar. Tasvirlerinden birinde, kökleri dallarının simetrisidir. Bize, gökte olan yerde, yerde olan göktedir bilincini ve her şeyin bir yansımadan ibaret olduğunu da hatırlatır.

Birçok kültür, inanışta ortak bir tema olmasına rağmen Türk mitolojisi, Orta Asya Türk kültür ve inançlarında önemli bir yeri vardır ve sıklıkla geçer. Mimariden, halı kilim dokuması gibi birçok el emeği ürünlerde rastlamak mümkündür. Bireysel hayatlarda ise kökler ataları, geçmiş nesilleri, gövde bugunkü duruşumuzu, dallar ise geleceğe bırakacağımız izleri temsil eder. Soy ağacı, soy kütüğü gibi ifadeler insanla hayat ağacı arasındaki bağı anlatır. İnsanın ilahi olanla bağlantısını anlatan mit, hikaye, inanç, gelenekte ağaçlara sıklıkla vurgu yapılır. Avatar film serisinde, Pandora ve Na’vi halkının koruyucusu, kutsal ruhu ve kozmik ağı Eywa’nın tasvirinde de Hayat Ağacı’na atıfta bulunulmuştur. Brad Pitt ve Sean Penn’in oynadığı, Terrence Malick’in ‘Tree of Life’ filmini de öneririm.

Kadim kültürlerde semboller önemlidir. Her sembolün kendine göre bir frekansı vardır ve bu sembolü çizerek o frekansı açabilirsiniz. Enerji sistemlerine inisiye olanlar (uyumlananlar) bunu bilirler. Şifa enerjisine amacına göre kanal olmadan önce bu sembolleri avucumuza veya havaya çizeriz, ismini söyleriz ve enerji akmaya başlar. Hayat Ağacı da sembol olarak çok güçlüdür, ben de üstümde kolye olarak taşıyorum. Bana hayatın bilgeliğini ve sonsuzluğunu hatırlatması için.

Kendi yorumuma, algıma göre ise her insanın dünyanın herhangi bir yerinde onun hayatını temsil eden bir ağacı olduğunu düşünüyorum. İnsanın hayatı her anlamda ne kadar sağlıklı ise o da o kadar sağlam ve canlı oluyor, bire bir bizim yaşam enerjimiz, hayata olan bağlılığımıza göre bir yaşam sürüyor. ‘Bir dikili ağacı bile olmamak’ güçlü bir deyimdir ve kullanılırken özenli olunması gerekir. Zira sadece malk, mülk yoksunluğunu değil, hayat amacı, anlamı, tutkusu olmadığına da gönderme yapar.

Elbette bizi temsil eden hayat ağacımız hali hazırda bildiğimiz, yanında kendimizi dingin, güçlü, güvende, enerjik hissettiğimiz bir ağaç olabilir. Güzel haber şu ki; nerede ve hangisi olduğunu bilelim bilmeyelim başka herhangi bir ağaç sayesinde onunla bağlantıya geçebileceğimiz ve onun bize özel mesajını alabileceğimiz.

İshak Paşa Sarayı

Ağaçlara Sarılma Ritüeli Meditasyonu

Hazır olanlarla ağaçlara sarılma meditasyonuna başlıyoruz. Zihniniz size bunun saçma, komik, aptalca olduğunu söyleyecektir. Bırakın geri planda konuşmaya devam etsin, siz özünüze kulak vermeye başlıyorsunuz.

Gerçekten bu deneyime hazır olduğunuzda ağaçlık bir alanda bulunduğunuzda bu ritüeli okuduğunuzu hatırlayacaksınız ve bir ağaç sizi yanına çağıracaktır.

Üzerimizde hiçbir metal, manyetik eşya, malzeme olmaması önemli ve yine çıplak ayakla toprağa basabiliyorsak ne ala.

Önce izin istiyoruz bizi çağıran ağaçtan. Kozmik ve kadim bir ağa bağlanmak üzereyiz, şifreyi kullanma izni istiyoruz gibi düşünebilirsiniz.

İzni için teşekkür ediyoruz ve yavaşça gövdesine dokunuyoruz, yukarı dallarına bakabilir, ona içinizden geçen her türlü güzel olumlu şeyi belirtebilirsiniz. Sonra yine yavaşça ve özenle gövdesine yaklaşıp tüm gövdemizi onun gövdesine dayıyoruz. Kollarımızı yukarı doğru sanki bizim dallarımızmış gibi uzanarak ağaca sarılıyoruz. Son olarak 3. gözümüzü, iki kaşımızın arası olan noktayı, alnımızı gövdesine yaslıyor, gözlerimizi kapatıyor ve derin nefeslerimize odaklanıyoruz. Ve niyet ediyoruz. ‘Hayat ağacıma bağlanmaya, onun rehberliğini görmeye, duymaya, hissetmeye niyet ediyorum’ diyoruz. Siz buna benzer kendi niyet cümlelerinizi oluşturabilirsiniz. Gönül gözünüzün açılması, sezgilerinizin güçlenmesi, hayat amacınızı bulmak gibi.

Bu esnada, ayak tabanlarınızın yerle temasına odaklanarak tıpkı bir ağaç gibi yavaş yavaş toprağın altına kök saldığınızı hayal edebilirsiniz. Sonra sırasıyla tüm bedeninizin onun gövdesiyle bir olduğunu, kollarınızın da göğe doğru uzanan dallarınız olduğunu hayal edebilirsiniz. Bu noktadan sonrası, ne kadar zihninizden ve bulunduğunuz ortamdan uzaklaşabildiyseniz o ölçüde tamamen kişisel bir deneyim olacaktır.

Gözünüzün önüne bir takım imgeler, semboller, görüntüler gelebilir, bir cümle, bir soru duyabilir veya mesajınızı doğrudan bir hissiyat olarak alabilirsiniz. Sakin olun, delirmediniz, özünüz, ruhunuz, uzun zamandır teması kestiğiniz sonsuz yönünüzle temasa geçtiniz sadece. ‘Ben bir şey görmedim, duymadım, hissetmedim’ diye üzülmek, küsmek ve pes etmek de yok, özellikle böyle deneyimlere daha önce şans vermediyseniz bu da gayet normal. Size yanıt daha sonra hayatın içinde sizin alışık olduğunuz şekilde de gelebilir, rüya görebilirsiniz veya beklenmedik bir eş zamanlılık (tesadüf değil) yaşayabilirsiniz.

Hazır olduğunuzda gözlerinizi açıp, ağaca teşekkür edip ritüeli sonlandırabilirsiniz. Bunu ihtiyaç duyduğunuz her an tekrar edebilirsiniz. ‘Dur ben bir ağacıma sorayım’ alışkanlığı edinebilirsiniz belli mi olur?

Yaz geldi, ağaçlarımız için ekstra riskli günler. Maalesef doğa insandan yana hayal kırıklığı içinde. Son olarak her ağaçlık alana girişinizde içinizden izin istemeyi ve terk ederken de teşekkür etmeyi hatırlayın, olur mu?

Sevgimle,

Kişisel Marka

Girişimcilik Hayatın Ta Kendisidir

Girişimcilik denince hemen herkesin aklına, ürün veya hizmetten oluşan bir değer paketinin, soyut somut sermaye yatırımı yoluyla taleple buluşturulduğu ticari faaliyetler ortamı gelir. Oysa hayatın kendisi girişimcilikten başka bir şey değildir. Hepimiz birey olarak bir değer paketiyiz. Hayata ve hayatın tüm bileşenlerine karşı bu değer paketini markalayarak maddi manevi kazanımlar için hayat pazarına çıkıyoruz.

Kişi Markandan Girişim Markana

Bu nedenle, kariyerine girişimcilik yolunda devam etmek isteyen kişilerin öncelikle kişi markalarını gözden geçirmeleri ve yeniden yapılandırmaları gerektiğine inananlardanım. Ticari bir girişime dair bir fikir ve ruh, onu doğuran kişinin marka ve vizyonundan ilk etapta bağımsız değildir. Ticari marka, yolda ve zamanla ondan özgürleşip ondan izler taşıyarak kendi kimliğini inşa eder.

Yaşamak başlı başlına Solo Girişimciliktir

Bu Kez Farklı Dinlemeye Var mısın?

Çok bilindik bir hikaye vardır. Huzurlu bir köyde mutlu mesut balıkçılık yapan bir adam hakkında. Kendi kendine yeten sakin bir hayatı vardır adamın. Bir gün şehirden bir iş insanı gelir ve adama balıkçılık işini nasıl büyütüp ticarileştirebileceği ve nasıl para kazanabileceğine dair adım adım bir iş planı yapar. Bizim mutlu balıkçı, ‘eee sonra ne olacak bütün bunlardan sonra?’ diye sorar ve iş insanı da ‘bir balıkçı kasabasında sakin, mutlu bir emeklilik yaşarsın’ diye yanıt verir. Bizimki de ‘sonunda aynı yere, aynı hayata döneceksem, bunlara ne gerek var? diye son noktayı koyar. Dinleyici de ‘her şey para için değil ki, ne güzel yanıt vermiş’ diye balıkçıyı alkışlar. Ben hariç. Bu yazı dinleyenlerin kafasına yeni bir elma düşmesi için, gökten değil, benden olsun.
Evet, her hikaye başladığı yere geri döner ve bu kez hiçbir şey aynı değildir. Bu iş planı gerçekleşse ya da en azından denense, yaşanabilecek zibilyon olasılığa ve bunların yaratacağı etkilere, değişimlere ne olacak peki? Son durak aynı olsa bile çıkılacak yolculuğun getirip götüreceklerine? Böyle hikayeleri dinlerken, genelde bizden ve bütünden götüreceği olumsuzluklara odaklanıyoruz. Kurulacak balık çiftlikleri, fabrikalar, doğa katliamı, zengin olup eşini terk edecek eski balıkçı yeni patronlar filan.
Bu zihniyete sahip kulakların sonucu? Ya siyah ya beyaz deyip terk edilmeyen konfor alanları, çıkılmayan yolculuklar, aman huzur gitmesin diye alınmayan riskler, kötüyü çağrıştırır diye kurulmayan hayaller. ‘Birileri yapsın şu hayatta ne yapacaksa, biz de yancı rollerle keyfimize bakalım.’

Para yerine Vizyon kovala

Rahat Batanların Dünyası

Ya, zamanında bir rahip ‘bahçemdeki bezelyelerin bir kısmını sanırım Tanrı daha çok seviyor, onlar düzgün, sevmediklerini buruşuk yaratmış’ deyip keyfine bakmak yerine ‘neden?’ diye sorgulamasaydı? Ya İstanbul’da adamın biri, başka bir coğrafyada diğer bir delinin çizdiklerine bakıp bakıp kuleden kuleye uçmaya kalkmasaydı? Yine bir deli ‘isterseniz beni on defa öldürün, bu gezegen kendi etrafında dönüyor’ diye işaret etmeseydi? Bunun gibi konforu her tarafına batmış, başkalarına da batırmak için bir dolu risk almış, hayatını ortaya koymuş, aradığı ürün, hizmeti pazarda bulamadığı için ‘iş başa düştü’ diyerek kolları sıvamış birçok girişimci olmasaydı bugün dünya nasıl bir yer olurdu sence? İstersen Norveç’ten gelen somonunu rahat rahat mutfağında yerken de düşünebilirsin.

Hayat Sana ‘Risk Al’ Dediğinde

Yaşam cesurları sever. Korkularına rağmen adım atanları, daha önce denemediklerine çekilenleri, yola çıkmaya hazır olanları, hayatının altının üstünden daha iyi olabileceği olasılığına odaklananları destekler.
Hayatımda çok fazla deneme, farklı yol; kabul gören standartlara göre ise çok az sonuç var. Benimle yola çıkan arkadaşlarımın istikrarlı ve parlak, benimse çıfıt çarşısı gibi bir CV im var. Hepsinden duyduğum şey de aynı, ‘bizim alamadığımız bütün riskleri sen aldın, her zaman kendi yolunu aradın.’

Hepimizin hayata dair bir risk algısı vardır. Değerlerimiz, koşullarımız, sorumluluklarımız elbette bu risk algısına etki eder. Diğer yandan herkesin mutlaka alması gereken riskler vardır ve bu riskler hayat içinde bizi bulur. Kimisi buna kazandıracaklarına odaklanarak ‘fırsat’, kimisi de kaybettireceklerine odaklanarak ‘risk’ olarak bakar. Hayat, bu riskleri mecburiyetten değil, kendi irademizle almamızı bekler. Mecburiyetten alınanlar genelde çok daha fazla zorlar çünkü.

Dünyayı kurtaran insanlar olmamız gerekmiyor, diğer yandan, büyük bir çoğunluk varlığının kelebek etkisinden bihaber yaşıyor. Senin o ‘amaaaan kim uğraşacak şimdi?’ diye küçümsediğin, kaçtığın, ürktüğün şey, ya dünyanın diğer ucunda fırtına koparacaksa ve bu fırtınanın kopması gerekiyorsa? Hayata karşı ve hayata rağmen hayata girişmek, ‘bu huzur ve istikrar beni dünyadaki asıl yerimden edip içten içe beni çürütüyor olabilir mi?’ sorgulamasını gerektirir. İyi gözükeni sorgulamak da hiç kolay değildir.

Sanatçı gibi yarat, mühendis gibi çöz, girişimci gibi davran

Koçluğun bana göre en güzel taraflarından biri insanların konfor alanlarından çıkmalarına vesile olmaktır. Hayata karşı dürtmek, dönüşüm alanlarında huzursuz hissettirmek de koçluğa dahildir. O zaman, konu hakkında sevdiğim soruların listesini de bir sonraki yazıya bırakalım. Bakalım, kimlerin neresine hangi rahat batacak?

Genel

Seven Bir Kadının 3 Belirgin Tutum ve Davranışı

Şimdi de seven kadının dünyasında neler olup bittiğine bakalım mı?

Otomatik Kız Çocuğu Moduna Geçiş

Kadınların o çocuksu neşesi uzun zamandır kayıp farkında mıyız? Etrafta birçok alımlı, bakımlı, başarılı kadın var. Peki ya, cıvıl cıvıl, akışta olan dişil enerji? Erkeklerin de en çok ‘nerede?’ diye aradığı. Genel olarak bir hırçınlık, bir savunma hali. Şikayet, dedikodu ve alışveriş arasında gidip gelme durumu, eşlik eden gergin kahkahalar. Bastırılan, göz ardı edilen bir kız çocuğu var içerlerde, duvarların ardında bir yerlerde. Naif, oyuncul, konuşkan, şefkatli, biraz çekingen, kırılgan. Ağzından girip burnundan çıkarak istediğini yaptıran, tatlı dilli, güler yüzlü, oluş halinde bir kız çocuğu. Kadının hangi yaşta olursa olsun göstermek isteyip de saklamak zorunda kaldığı yanı.

Kadın sevdiğinde ise; bu kız çocuğu, sağlıklı bir eril enerjinin varlığıyla güvenle, usul usul ortaya çıkar. Kadın tüm tuhaflıklarını, beceriksizliklerini sevdiğine açar. Şımarır, nazlanır, cilve yapar ve kendini duygusal, zihinsel, fiziksel olarak almaya açar. Başka hiç kimsenin yanında olmadığı bir hale bürünür. Ay, dişil enerjinin sembollerinden biridir. Kendi ritmiyle kendi etrafında dönüp dururken Leyla gibi dünyanın etrafında da döner durur ve bu sarhoşluğundan gayet de memnundur. Seven kadın kendini çok çabuk belli eder. Kedi gibi sokulur, ‘canım bir şey istemiyor’ deyip adamın tabağından patates tırtıklar, kek 3 mm eksik kabardı diye mızmızlanır, bir anda elinde bir kavanozla gelip ‘hayatım bununla aranızda ne geçti bilmiyorum da açılmak için güçlü kollarını isteyip durdu’ diyebilir. Adamın her sözüne kıkırdar, öyle ki; adam kendini dünyanın en komik insanı filan sanır. Doğaldır, sıcaktır, güvendedir. Birbirlerini seven, mutlu bir çift olduklarını bu haliyle kadın dış dünyaya ilan eder. Bu neşe ve heyecan ister istemez çevrelerine de yayılır.

Fotoğraf: Alex Green

Kıyaslamayı Bitirir ve Netleşir

Seven kadın seçimini yapmış, kararını vermiştir. Bundan sonra ‘yan mağaradaki adam bizon getirmiş benimki hala koyunla uğraşıyor, şunlar tatile nerelere nerelere gitmiş biz bu sene de evdeyiz’ gibi kendine ve etrafına şikayetlerde bulunmaz. Adamın arabasının markasıyla değil, onu dikkatli kullanıp kullanmadığı ile ilgilenir. En başından sevdiği adamın koşul ve potansiyelini bilerek onun yanında durmuştur. Birçok kadının yanılgısı olan ‘nasıl olsa ben onu değiştiririm’ düşüncesinde değildir. Tam tersine erkeğin henüz açığa çıkmamış bir potansiyeli varsa adamın bunu fark etmesini sağlayarak adamın kendi çaba ve iradesiyle dönüşmesine vesile olur. Bu süreçte onu destekler.

Sınırlarını En Baştan Koyar ve Kendi Merkezinde Durmaya Devam Eder

Seven kadın kontrol etme, karışma, kısıtlama ihtiyacında olmaz. Özellikle ‘sadakat’ konusunda kendisini nelerin tedirgin ve rahatsız ettiğini net bir şekilde ifade eder. Bu sınırlar aşıldığında adamın neler kaybedeceğini açıkça belirtir. Seven kadından ‘benimki hayatta yapmaz, hele bir yapsın’ gibi ucuz söylemler duymazsınız. O bunun yerine ‘yapabilir, bilemem, kontrol edemem, yaparsa muhtemel sonuçlarından haberdar’ der. Sevilen bir erkekten de ‘hanım izin vermez ki, aman duymasın, o olmasa’ gibi mecburiyet çıkmazından s.o.s ler duymazsınız. Seven ve sevilen bir adam çevresine ‘hayatımda özel bir kadın var’ enerjisini her şekilde yayar. Dışardan gelen yeni, farklı, flörtöz bir enerji ne kadar çekici olursa olsun, adam bunu öyle bir şekilde karşılar ki; o enerji neye çarptığını anlamaz. Adam bunu sevgilisinden çekinip korktuğu için değil, doğallıkla ilişkiye olan saygısından kendi iradesiyle yapar.

Seven kadın haklı değil, mutludur. Kendini mutsuz eden durumlar karşısında ‘haklısın’ geçiştirmesinin haricinde anlamlı bir değişim görmediğinde gider.

Kadın, dişil enerji, oluş halidir, olasılıkları yaratandır. İçerden güçlü dışardan kırılgandır. Sevgi bir kadının içsel zengin dünyasının dış dünyada görünür olmasını sağlar.

Her iki yazıda bahsedilen, seven erkekle seven kadının davranışları yüksek EQ – Duygusal Zeka – seviyesiyle ilintilidir ve bunun biyolojik yaşla bir ilgisi yoktur. Bu boyutta ilişki yaşayan yaşça genç çiftler de vardır, olgun yaşa gelip Paris gibi ‘gördüm, beğendim, kaçırdım, gerisine bakacaz artık’ diyenler de vardır.

Sağlıklı, uzun süreli ilişkiler iki yarım insanın bir araya gelmesiyle oluşmaz. Sevgi yalnızlığı tamamlamaya gelmez. Sevgi, hali hazırda kendi içinde tam ve bütünlüğü yakalamış insanların ilişki aracılığıyla bu tamlığı paylaşıp çoğaltması için vardır. Kış Günlüğü adlı otobiyografisinde Paul Auster, eşiyle karşılaşma anı için şuna benzer bir şey söyler. ‘Güzelliğinden gözlerimin kamaşması geçtiğinde gördüğüm kadın o kadar tam ve bütündü ki bana tamamlayacak hiçbir şey bırakmamıştı’. Yıllar önce bu cümleye hayran kalmıştım hala daha da bir insanın karşı cinsten alabileceği en güzel övgü olduğunu düşünüyorum.

Özetle, daha da insan olmak için, tekamül etmek için sevin, sevilin.

Kişisel Gelişim

Seven Bir Erkeğin 3 Belirgin Tutum ve Davranışı

Seven bir erkekle; aşık olan, hoşlanan, ilgi duyan, flört eden, eğlenen, takılan bir erkek arasında ne gibi farklar vardır? Meraklısı ve ilgisiyle bir erkek sevdiğinde doğasında neler olup bittiğine bakalım o zaman.

Otomatik Koruma Moduna Geçiş

Eril enerji varlığını, dış dünya ile kurduğu ilişki ve oradaki yeterliliği üzerine konumlandırır. Dış dünya hem tehdit hem de fırsatlarla doludur. Bu konumun kendiliğinden getirdiği bir güvenlik alanı vardır. Seven bir erkek, sevdiği kadını doğal olarak bu güvenlik alanının içine alır. Kadının fiziksel ve duygusal güvenliğinden kendini sorumlu hisseder. Bu alanlarda ilgili, duyarlı, tetikte ve korumacıdır. Kadının sağlığına, güvenliğine, huzuruna, konforuna yönelik her türlü tehditi kendisine yapılmış gibi algılar. Bunu kadını yönetmek, yönlendirmek, kontrol altına almak, onu pasifize etmek veya sahiplenmek adına yapmaz. Sağlıklı ilişki isteyen her erkek, kendi ayakları üstünde duran, kadının yanında olamadığında başının çaresine bakmayı becerebilecek bir güçte kadın arar. Bu koruma moduna ise, ilişkiyle birlikte gelen ve genişleyen ‘yeni mahrem alana’ sahip çıkmak için doğal olarak geçer. Kadının korkularından, kaygılarından haberdardır. Yanındayken kadının dış dünyayla iletişimini en aza indirger.

Restoranda, kafede ne yiyip iceceğini kadın adama söyler, siparişi adam verir. Eve gelen misafiri, tanıdığı öncelikle kadın karşılarken, kurye gibi, beklenmedik zil gibi ‘yabancılara’ kapıyı adam açar. Kaldırımda adam trafik, cadde tarafında yürürken kadını daha korunaklı tarafa alır. Bir yere önden girerek sadece kapıyı açmakla kalmaz, içerisi güvenli mi diye hızlıca kontrol eder. Onu evine bıraktığında kadının apartman kapısından içeri girmesine hatta bazen odanın ışığını yakmasına kadar bekler. Kadının düşme ihtimaline karşı merdivenleri onun arkasından çıkar inerken de önünden iner. Üşüdüğünü kadın söylemeden beden dilinden anlar, tedbirini alır. Yüzü düşse, sesi çekilse sorar, çözüm için dinler. Etrafındaki herkes bu kadının onun hayatındaki yerini bilir. Çevresinin kadını hakkında ileri geri konuşmasına, yorum yapmasına izin vermez. İlişkisini her yerde herkesle masaya yatırmaz, akıl alma gereği duymaz.

Evet, bugün ‘maço erkeklik’le özdeşleştirilen, göz ardı edilen, unutulan, umursanmayan tutum ve davranışlardan söz ediyorum. Kadının ilişki içinde ‘güvende’ hissetmesi çoğunlukla ‘sadakat’ üzerinden yorumlanıyor. Halbuki günümüzde pek çok kadın ‘bu adamın yanında her anlamda güvendeyim’ duygusundan yoksun, ilişkide olsa bile her şeyle başa çıkmak zorunda olmaktan da yorgun. Kadına sürekli ‘kendinizi almaya, yardıma, desteğe, bir omuza açın’ tavsiyesi veriliyor. Erkekler ‘birinin kahramanı olma’ dürtü ve doğal ihtiyaçlarını hatırladığında bu kendiliğinden oluyor zaten.

Zor zamanlarda sevgide kalabilmeye dair beğendiğim, önerdiğim bir filmdir. Çok da cici bir açılış sahnesi vardır.

Gelecek Planlarına Dahil Etme

Eril enerji, eylem odaklıdır. Erkek bir kadını sevdiğinde onu bir motivasyon kaynağı olarak değerlendirir. Sonunda yaptıklarını, başardıklarını, elde ettiği sonuçları paylaşabileceği ve bunların değerini bilen birini bulmuştur. Hedefleri daha da anlam kazanır. Kadını kaçırılmaması gereken bir fırsat olarak görüp hayatına odaklanır. Eksiklerini, gediklerini gözden geçirir, tamamlamak için hızlanır. Daha da hazır olmak için harekete geçer. Oyalanmaz, oyalamaz. Kaynaklarını paylaşmaya açarken koşulları konusunda dürüst ve şeffaftır, etkilemek adına boş beklentiler yaratmaz. ‘anı yaşıyoruz’ bahanesiyle sorumluluk ve gelecekten kaçma gereği duymaz. Bir erkeğin sizi geleceğine, hayatına ortak ettiğine dair en güçlü ibare, tatil planları, ailesiyle tanıştırması vs değil kendi hayatına çeki düzen vermek için motive olup harekete geçmesidir.

Kalp Dilinin Çözülmesi

Erkekler sevdikleri kadının yanında kendini huzurlu ve olduğu gibi kabul edilmiş hisseder. Kendini yine yeniden kanıtlama gereği duymadığı biriyle bağ kurmuştur ve bu sayede kendi kırılganlıkları ile tanışır. Erkekler kadınların aksine üzüntülerini, kaygılarını, streslerini, sorunlarını kolaylıkla dışa vurmaz, paylaşmaya açık olmaz. Bir rivayete göre, ‘çilingir sofrası’ dost meclisi üyelerince ‘bunun bir derdi var belli, açalım şunun kalbinin dilini’ amacıyla kurulur. Bir erkek sevince kadın doğal olarak varlığıyla onun kalp dilinin çilingiri olur. Eğer bir erkekten, ‘bunu sana anlattığıma inanamıyorum’, ‘seninle en zor konuları bile konuşabiliyorum’, ‘kendime bile itiraf ederken zorlandığım konuları sana açmaya çekinmiyorum’ gibi cümleler duyuyorsanız, tebrikler! o kalbi fethetmişsiniz demektir.

Sevgi her duyguyu barındıran bir oluş halidir. Ters yüz eder, onarır, yapılandırır, olgunlaştırır ve güçlendirir. Sevgi her şeyden önce sevene şifadır. İnsanı en iyi versiyonuna yaklaştıran en yüksek frekanstır. Bu nedenle, aşkın ve güzelliğin sarhoşluğu dengelenip yerini sevgiye bıraktığında bir erkek, dış dünyadaki gücünü iç dünyasına da taşır.

Hı hı, bir sonraki yazı seven bir kadın hakkında.

Genel

Shakira Bizi Stada Götür

Söylentilere göre, 2026 Dünya Kupası için FIFA’nın resmi şarkı olarak Jelly Roll ve Carín León’un seslendirdiği Lighter şarkısını ilan etmesi ve şarkının yeterince etkileşim almayıp sert eleştirilere maruz kalmasının ardından FIFA, ‘Yetişşş Shakira’ demek durumunda kalmış. Normalde danışma kurulunda yer alacak olan Shakira kolları sıvarken Ed Sheeran’ı da arayıp şarkıyı birlikte yazmayı teklif etmiş ve O da ‘Dünya için bir şey yapmanın hayali olacağını’ belirtip yazarlar arasına katılmış. Shakira, Dai Dai şarkısının öncelikle dayanıklılık ve azme vurgu yaptığını belirtiyor. Kısıtlı imkanlarla bile olsa Coachella’daymış gibi eğlenen, dans eden bir grup çocuğun dans videosunu görünce de, çocukluğu ve Kolombiya’daki yokluk içinde olan mahalleler aklına geliyor, ‘Global sahne sadece kaynakları ve imkanları olanlara değil, çıplak ayakla kirli bir zeminde dans eden çocuklara da açık olmalı’ diyerek onları şarkının videosuna dahil edip onlarla birlikte çıplak ayakla dans ediyor. Şarkının tüm telif gelirleri de FIFA Küresel Vatandaş Eğitim Fonu’na aktarılıyor.  

İnsanlar Shakira ile Dünya Kupası arasında kurulan bu bağı merak ediyor. Yıllar ve futbola dair ne efsaneler geldi geçti o hala futbolun kendisi gibi zamansız ve yerinde.  Vogue Dergisine göre, Mariah Carey nasıl Christmas’a sahipse Shakira da Dünya Kupası’na sahip. Dergi, bunu geçtiğimiz günlerde kendisine sormuş. Shakira’nın yanıtı son derece yalın. ‘Müzik ve futbol kasları harekete geçiriyor, ikisi de insanlardaki tutkuyu uyandırıyor, tutku ortak nokta’ diye yanıt veriyor. Peki neden her müzik değil de onun müziği tutkuyla kaslarımızı harekete geçiriyor?

Bundan 25 sene kadar önce bir kariyer günleri etkinliğinde konuşmacılardan biri Fatih Terim’di. İzleyicilerden bir kadın ona, ‘Birçok farklı dalı varken neden ülkemizde spor denilince sadece futbol akla geliyor ?’ diye sormuştu. Kadının üstenci bir yaklaşım ve hangi niyetle bu soruyu sorduğunu elbette yakalayan Terim, hiç bu topa girmemiş ve şöyle söylemişti. ‘Çünkü futbol basittir, kuralları basittir, anlaması basittir, aptallar ve cahiller de kolaylıkla takip edebilir’. Hayatında en az bir kere stada konser için değil de futbol izlemeye gitmiş biri bilir ki; tribünlerde sosyal sınıf yoktur, eğitim seviyesi yoktur, renkler vardır, hoplayarak zıplayarak söylenen marşlar eşliğinde yuvarlanan topun peşinde koşan adamlar vardır. Amaç bellidir, ortam basit ve ilkeldir, tutkulu, coşkuludur. O an orada geri kalan her şey unutulur, insanlar takımları gol attığında kendileri nihayet hayata gol atmışcasına sevinir, şuursuzca bağırır, birbirine sarılır. Futbolun düzeni basittir, taşlarla kale yap, isterse topun patlak, ayağın çıplak olsun. Futbol yoksul, yoksun mahallelerin umududur, efsane olabilme şansıdır, temel ve ilkel dürtülerin oyunsal dışa vurumlarından biridir. Bana kalırsa Shakira’nın ‘tutku’ dediği nokta da burasıdır.

Fotoğraf: Nikita Grishin

‘Shakira hakkında söylenen ya da söylenmeyen hiçbir şey, onun büyük ve durdurulamaz bir sanatçı olarak yolunu değiştiremez.’ diyor García Márquez onun için. Shakira, çocuk yaşta besteler yapmış, sesi keçiye benzetildiği için okul korosunda yer bulamamış, oryantal dansı çocukken Lübnan kökenli babaannesinden öğrenip kalçalarında sanki hiç kemik yokmuşçasına her kasını istediği gibi hareket ettirebilmek için yıllarca deli gibi çalışmış, enerjisini her daim korumuş, IQ su hayli yüksek, İspanyolca, İngilizce, Portekizce, Katalanca, Arapça’ yı akıcı şekilde konuşan, iş yaşamına da adım atmış bir megastardır. Dans ederken, sahne şovlarında insanların en temel içgüdülerine hitap etmekten çekinmeyen ve bunu basitleştirmeden ortaya koymayı başarabilen bir kadındır. İzlersiniz ve dokunamazsınız. Şarkıları, yorumu, performansı sadece işine değil hayata olan tutkusunu da yansıtır. Tıpkı futbol gibi insanı etkisi altına alan doğal, coşkulu, kapsayıcı ve dürtüsel bir yanı vardır. Kibirden uzak ve anlaşılmak için çabalamayan.

Futbolla olan ilişkimi bir önceki Dünya Kupası sırasında yazmıştım. Messi’ ye ithafen Son Tango Yazımı da meraklısına bırakiyorum. http://oncefarket.com/2022/12/15/son-tango/

Evet, ben Shakira’nın kalçaları kadar tutkulu, coşkulu, kıvrak bir futbolu tercih ederim. Dilerim, her koşulda, sonuna dek takım ruhunu, bilincini koruyan, zekice ve eğlenerek oynayan bir takım şampiyon olur.

Kişisel Marka

Düğününüz mü Var?

Bir düğün dernek sezonu daha geldi bile. Bayram arası molası da kalmadı, şimdiden tüm çiftlere ömür boyu mutluluklar.

İster evlilik, ister doğum günü, ister bir başarı kutlaması olsun, en sadesinden en şatafatlısına mutluluğunuzu nasıl bir etkinlikle paylaştığınız, hazırlık sürecini ve etkinlik anını, sonrasını nasıl planlayıp yönettiğiniz kişi markanız hakkında çok şey söyler. Bu aralar nikah/düğün organizasyonu hazırlığı içinde olanlarla birkaç önemli bulduğum noktayı paylaşmak istiyorum.

SAN Wedding

Parayı Kim Ödüyor?

Malum bu devirde en ufacık kutlama bile ciddi bütçe istiyor ve biliyoruz ki toplumumuzda ailelerin desteği burada sıklıkla devreye giriyor. Bir de üzerine, ‘mürvet görme’ dediğimiz, özünde, fi tarihte takılmış altının tahsilatı mevzusu eklenince, bazen de çiftler istemese bile illa o düğün olacak noktasına gelinebiliyor. Nokta şu ki; organizasyon parasının büyük çoğunluğunu kim veriyorsa halay başı da o oluyor, davul zurnayı çalan da. Kendi aileniz bile olsa, sizi en son 3 yaşında görmüş bilmem kim teyze en başta otururken, ilişkinizi en başından beri takip eden kankanız bir yerlerde kendine zar zor yer bulabiliyor. Bu nedenle çiftlere, özellikle de geline çok iş düşüyor. Bütçenizi baştan ikiniz konuşun, değerlendirin, karşılayabileceğiniz kadarını kendiniz istediğiniz gibi planlayın. Bütçenizde ağırlığı, fotoğraf gibi ‘siz odaklı’ ve ‘kalıcı’ öğelere verin. Bu öyle bir hassas konu ki; açıklıkla söylüyorum, ailelerin en çok birbirine girdiği, bunun çiftlere yansıdığı bir sürece dönüşebiliyor. Hatta gelin tarafının son dakikada beklenmedik ve aşırı maddi taleplerinin işi ayrılığa kadar götürebildiğine şahit oldum. Genellikle gençlik hayalleri ve arzuları ile şekillenen ‘Bir kere olacak bir şey bu, en iyisi olsun, şimdi olsun’ düşüncesi sizi ağır bir diyet ödemeye mahkum etmesin. Ertelenen hazzın bereketi ve etkisi daha bol olur. Evlilik, bir gecelik çiçek böcek eğlence değil. Zaten, ‘bir kere olacak’ diyorsanız, ömürlük yol olduğuna inanmışsınızdır. Kendi paranızın yettiğini yapın, ileride en güzelini yine kendiniz yapın.

Gerçekten Kimleri Yanınızda İstiyorsunuz?

Bütün bu tantananın arkasında tek bir şey var. İki insanın birbirine sözü. Bu kadar. Bu sözü verecek olmaktan mutluysanız, sonuna kadar eminseniz bunu içtenlikle sizinle paylaşacak, mutluluğunuzdan mutlu olacak insanları davet edin. Kimseyi eğlendirmek gibi bir sorumluluğunuz, zorunluluğunuz yok. Halayı gelen Kanye West konserine gitsin. En iyisini de yapsanız bir sürü insan bir sürü şey hakkında boş boş konuşacak. Mutluluk balonunuza temiz, güzel enerjileri alın. Farkındayım heyecanlısınız ve bunu ilan ederken siz de eğlenmek, coşmak istiyorsunuz. Bundan daha doğal bir şey de yok. Diğer yandan, toplumumuzda hala daha LCV (lütfen cevap veriniz) kültürünün yerleşememesi, çiftlerin çok yakın çevresi hariç insanların birçoğunun bunu bedava bir yeme içme eğlence olarak görüp ‘o gün gelsin bakarız’ düşüncesiyle rahat hareket ettiğini, arkadaş çevrelerinden bile insanların ‘kesin ordayız abi’ deyip gerekçesiz gelmediğini, boş kalan yerlerin parasının boşu boşuna mecburen ödendiğini, yanıt vermeyenlerden son dakika gelip masa arayanların olduğunu defalarca gördüğüm için diyorum ki; bırakın kimlerin ne gönül koyacağını siz sınırınızı koyun. Kendi gidemeyeceği için davetiyesini çiftle hiç ilgisi olmayan komşularına verenler var desem? Evet, var artık!

Gelinlik Mevzusu

Gelinlik, hayali en çok kurulan, üzerine en çok konuşulan mevzulardan biridir ve  damatların bu konuda çoğunlukla fikri alınmaz bile. Bütün kızlar toplaşır, ‘şöyle olsun, böyle olsun ayyy bu da çok güzeeeel’ diye neşeli, heyecanlı sohbetler başlar. Trendler, stiller, kumaşlar ne çok detayı vardır. Gelinlerin en hassas olduğu konulardan biridir, en ufacık bir şeyi içine sinmediği için gününü kendine zehir eden gelinler de gördüm.

Gelinlik ve damatlık özünde ritüel kostümleridir, özen ister. Bana göre bu kostüm çiftlerin kendilerinden önce birbirleri için giydikleri bir şey olmalıdır. Birçok damat, gelinlik içinde gördüğünde ona bir kez daha aşık olduğunu itiraf etmiştir. O ilk an, fotoğrafçıların en sevdiği, en beklediği karelerden biridir. Damada sürpriz olması konusunda ben de aynı yerdeyim; diğer yandan, onun istek ve zevkinin devre dışı bırakılmasından yana değilim. Normalde tarzınıza karışmayan bir damat o gün dekolte istemeyebilir veya tam tersi siz sade bir şey düşünürken o cümle alame ne kadar güzel bir kadınla evlendiğini göstermek için dikkat çekici bir şey hayal edebilir. Duvak konusundaki fikrini bilin, hiç beklemediğiniz adamlar için bile bu önemli bir detay olabiliyor. Gelinler, damatlara sizi nasıl bir şeyin içinde hayal ettiğini sorun. Onu yakından tanıyan ve  son dakikada ortalık karıştırıcı görümce rolünü oynamayacak bir kadın kankasını, gelinlik seçim, dikim, alım, prova neyse aşamasına dahil edin. Ve elbette uyumlu bir çift olun. Klasik elegant, çağdaş trendy, sade naif, çılgın sıradışı çift olarak nasıl bir markanız varsa o gün tam da öyle görünün. Sizi gördüklerinde ‘kendileri gibi’ desinler.

Damatlar

Size de sözüm olsun. Bu çiçek, şeker, davetiye, renkler, dekorasyon filan biliyorum çoğunuzun pek ilgisini çekmiyor.  ‘Parasını bileyim, o kafasına göre seçsin’ demeyin. En azından nasıl gittiğini, kararsız olduğu durumlarda fikrinizi söyleyebileceğinizi, seçtiklerine bakmak istediğinizi belirtin, sorun, ucundan ilgilenin. Uyarıyorum, o gün gelir, gelin masadaki çiçeğin renginin tonuna takar, suratını asar, ne olduğunu anlamazsınız bile.

Son olarak, ayakkabıların altına Raye de yazalım olur mu? Onunki ve benimki kocalıkta neye takıldı bilemem de, bilenler bilmeyenler için ‘Where is My Husband?’ (Kocam nerede? 👀) şarkısıyla gayet eğlenceli düğün dansı koreografileri, çeşitli mizansenler hazırlanabilir bence. Tamam, sustum 🌞

Kişisel Marka

Şeytan ya Markadan Vazgeçerse?

Şeytanın ne giydiğinden ziyade hangi ayrıntılarda gizlenmeyi tercih ettiğine önem veren biri olarak işin moda kısmını bilgilisine ve ilgilisine bırakıyorum. Ben filmde geçen ve dikkatimi çeken başka markalar üzerine konuşmak niyetindeyim. Moda ile ilgili düşüncelerimi, bir başka film olan ‘Moda’ da Angelina Jolie’nin canlandırdığı Maxine Walker karakteri yerinde özetliyor. ‘Faydasız ve Gerekli’. Ðönelim şeytanın gardırobuna.

McKinsey & Company

Bu marka, hiçbir yerde hiçbir zaman ‘öylesine’ geçmez. Hikmeti nedir diye araştırdığınızda, lüks moda sektörü hakkında hazırladığı raporlara kolaylıkla ulaşmanız mümkün. Pandemi (2020) yılı hariç parlak geçirdiği dönemi geride bırakan sektör için 2025 ve 2026 yılı değerlendirmelerinde, sektörün büyüme oranlarının düştüğü belirtiliyor. Ekonomik belirsizlikler ve oynaklığa bağlı olarak müşterinin fiyat duyarlılığının artması, lüks harcama grubunun yaş alması ve yeni neslin tüketici davranışlarındaki değişiklik sektörün önündeki en temel başlıklar. Evet, o yeni yetme danışmanlar bir şekilde sektör temsilcileri ile bir araya geliyor.
Haute Couture dan Perakendeye… Emily’lerden biri, moda sektöründe ticari olarak para kazandıran kısmın, perakende tarafı olduğunu, bunun için ‘ayırt edici’ logolar, desenler, tasarımlar yaratıldığını açıkça ifade ediyor. Lüksün ‘Fiyat odaklı markalama’ sı aynı zamanda kontrollü bir ‘çakma pazar’ını da beraberinde getiriyor. Bu çakma pazar hem kendi ekonomik rakamlarını oluşturuyor hem de kendi arasında segmentlere ayrılıyor. Diğer Emily’nin sokakta satılan saatleri gördüğünde muzipçe gülümsemesini hatırlayan? Filmde geçen diğer unsur, bol sıfırlı etiketlerin ikinci el piyasasında nasıl uygun bir fiyata dönüştüğü. Lüks modayı, yatırımlık ve koleksiyonluk özel üretim parçaları hariç, sürdürülebilir ekonomik değer üretmediği için ‘faydasız’ olarak nitelendirdiğimiz nokta da tam olarak burası. Raporlara göre sektörün büyümesi yavaşlarken ikinci el piyasası daha hızlı büyüyor ve bu piyasaya hakim, çok iyi cirolara sahip online satış platformları var. Sektör markalarının bunlara ek olarak kendi yönetiminlerinde başka bir satış platformu oluşturmak gibi bir seçeneği de olabilir. Outlete olan ilgiyi de dikkate alırsak doğrudan markaların yönettiği ikinci el piyasasında daha yüksek fiyatlama da olası, X kişisinin kullandığı gibi ibarelere rastlamak da. Hazır kelepirken toplasanız mı acaba?

Fotoğraf, Eyüpcan Timur

New York

Ben bu filmdeki kadar cilalanmış bir New York görmedim. En basit yapımda bile bu şehir gerçekçi yanlarıyla gösterilir. Bir trafikte sıkışma hali, bir köşede evsizler, bir kaotik, zorlayıcı tarafa görsel atıf illaki olur. Eğer yeni belediye başkanını siyaset arenasında daha çok duyacaksak bilemem, bu da, bu yazının konusu değil. Dilerim, gökdelen piyasasında da bir daralma yoktur, zira dünya ekonomisi bir emlak krizini daha kaldıramaz. Özetle, en bilinen, en önde gelen finans merkezlerinden biri olarak şehir diyor ki; gökdeleniniz çöl yerine Central Park manzaralı olsun. Anlayana. Finans dediğimiz ‘akıllı para’ değer üreten yere yatırım yapıp kazandıkça harcayacak yer arar. Lüks sektörü de bu yerlerden biridir. Moda için ‘gerekli’ dediğimiz yer de burasıdır.

Milano

Şehir, İtalyan kusursuz estetik ve tasarım anlayışının öncü markalarından biri. Çok iyi tasarlanmış, çok iyi planlanmış, çok iyi inşa edilmiş ve çok iyi korunmuş. Podyum gibi şehir, çık ve şık caddelerinde kendi stilinde yürü. Diğer yandan, bana göre, bir o kadar da gerçekle arasına mesafe koymuş bir atmosfer. Benim şehirde en samimi ve en yaşam dolu bulduğum nokta, eski postaneyi ele geçiren Starbucks olmuştu. Tüm Avrupa turist fazlalığından şikayet ederken Milano, ‘paçoz turist istemiyoruz, kendinize çeki düzen verin yoksa şehir vergisi, konaklama vergisi üstüne bir de dress code isteriz’ demiş olabilir mi? Onu da meraklısı çözsün.

Lady Gaga

Kafasının dikine değil ruhuna paralel giden Lady Gaga’nın moda dünyasıyla çatışması, zamanla kendi tarzını kabul ettirirken sivriliklerini de törpüleyen halini düşününce kişi markası olarak gayet isabetli bir seçim olmuş. Aynı zamanda sektördeki bağımlılıkların ilişkileri nasıl yönlendirdiğine kısa ve net bir vurgu yapmış.

Peki, sevgi kelebeği Emily Andy olabilmiş mi? Bana göre Miranda hakkında o kitabı yazsaydı, evet. Sonuç olarak mutlu görünüyordu, kararına saygı duyalım.

Özetle, lüks moda, bu sefer kendisinin başlatıp yönlendirmediği bir trendin kendisini de etkilediğini fark etmiş durumda ve tüm bileşenleri ile kendini yeniden konumlandırma çalışmalarına başlamış bile. Mesele filmin hasılat rakamı değil yani, reklamcı payını almış görünüyor. Mesele bundan sonra o yeni yetme danışmanların sektöre nasıl bir yol haritası çizeceği. Eh napalım, bunu da, bize, ‘şekerim öyle yaka mı kaldı, paça mı kaldı, değiştir artık şu dolabını’ dediği günlere saysın.