Kişisel Gelişim

Equilibrium –  I Eat The Sun and Drink The Rain

16 Ağustos 2026. Yeni yaşımın ilk günü. Güneş tutulmasını izleyen günler. Midilli Adasındayım. 12. Molivos Uluslararası Müzik Festivali üçüncü, ben ise ilk akşamımdayım. Agia Paraskevi’de bulunan Zeytinyağ Fabrikası Müzesi’ndeyiz. Etraf Athena’nın bilge kolları zeytin ağaçlarıyla çevrili. Hava uçuş uçuş, Poseidon esniyor olabilir mi?

Festivalin her yıl bir teması oluyor, bu yılki ana tema ‘Eudaimonia’. Ahh.. kesinlikle bu sözcüğü bir Yunandan duymalı hatta doya doya dinlemelisiniz. Her ses bir titreşimdir ve ancak tam ve doğru şekilde telafuz edebildiğinizde o frekansa uyumlanır, o frekansı aktive edersiniz. Eudaimonia hem anlamı bağlamında hem de fonetik olarak o kadar yüksek bir titreşimde ki; duyduğunuzda muhteşem bir kapının önünde olduğunuzu hissediyorsunuz.

Aristo’ya göre Eudaimonia; anlık, gelip geçici ve daha çok mutluluk olarak tanımlanan olumlu duyguların çok ötesinde bir kavram. Bir insanın erdemli, anlamlı ve doyumlu bir hayatın peşinde deneyimlediği ve eriştiği bir seviye. Kendi değerleri, yetenekleri ve özüyle uyumlu bir arayış, yolculuk, algılama, tanımlama ve yaşama hali.  Formülü olmasa da temel bileşenleri ile her insanda özgün bir forma kavuşan bir oluş hali. Günümüzde herkesin herkese mutluluktan bahsedip mutlu olmak adına kendi aklını satmaya çalıştığı gürültü arasında, bu kavramı duymak ve doya doya müzik eşliğinde dinleyecek olmak o kadar iyi geldi ki bana.

Festival ve içeriği, Eudaimonianın kendisini oluşturan, insanı ona kavuşturan öğelere göre tasarlanmış. Her akşam düzenlenen konserlerin alt temaları bu öğeler. Eserler ve hikayeler bu öğelere göre seçilmiş. ‘Bilgelik, Ölçülülük, Denge, Erdem, Cesaret ve Eudaimonianın kendisi. Festivallerin temalarının olması kaçınılmazdır; ancak, festival içeriklerinin temayla bu kadar uyumlu, bağlantılı olması her zaman rastlayabileceğimiz bir şey değildir. Aynı zamanda festivalin görsel iletişimi olarak tasarlanan posterini de çok beğendim. Taç çakranın renginin fonda olduğu ve bana yaşam çiçeğini çağrıştıran tasarımı temayla çok uyumlu buldum. Bu nedenle festival sanat yönetimini içtenlikle tebrik ediyor ve onlara teşekkür ediyorum.

Bu akşam temamız Denge. Sahnede hazırlıklar devam ediyor. Koro provada. Müzik eşliğinde, Maní M. Sigfússon tarafından hazırlanan görsel bir medya show da izleyeceğiz. Bir deneyime ne kadar çok duyu katılırsa etkisi o kadar kapsayıcı olur. Kulağımız, gözümüz ve temaya uygun muhteşem ortamda tüm duyularımızın aktif olacağı bir konser olacak. Konserin ismi, ‘I Eat The Sun and Drink The Rain’. Güneş çok kızgın olduğu zamanlar onu sakinleştirmek için onu yemek istediğim, yağmurda arınmak ve onu kana kana içip kendi kızgınlığımı söndürmek istediğim de doğru. Bu bağlamda başlığa bayılıyor ve heyecanla konseri bekliyorum.

Müzik ve sözler özellikle klasik müziği elektronik müzikle yorumlama, harmanlama ustalarından biri Alman besteci Sven Helbig’e ait. İnsanın aklına değil yüksek benliğine hitap eden sözler ise Animato Korosu’na emanet. Beklenen an geliyor ve konser başlıyor.

O da ne? Oldukça ağır ve melankolik bir ses. Görseller aynı ölçüde yavaş ve soyut. Hem ses hem de görsellerde ara ara lo-fi tekniğine rastlıyoruz. Bütünsel olarak deneyimin açıp insanı davet ettiği kapı sanki bir tavşan deliği. İçime bir rahatsızlık hissi geliyor, bir ürperti, bir tedirginlik, bir yandan bir merak. Ekranda birinin yolculuğu var, sisli puslu, içsel ve derin. Neler oluyor? Beni rahatsız eden şey ne? Dimitri Chatzigiannakis yönetimindeki Koro, çember oluşturuyor, yer değiştiriyor, sakin, dengeli ve akışta. Bir çember dağılıyor, yenisi başlıyor. ‘Ece yaşamında bir döngü kapanıyor, yenisi başlıyor. Rahatsız olman tam da beklediğimiz bir şey, yeni dengen için bir öncekini bozacak ve yenisine uzanacaksın. Bu rahatsızlık yeni dengenin ilk adımı.’

Bir koç olarak insanları sorularımla rahatsız edip onları yeni dengelerini bulmaya motive ederim. Şimdi aynı şeyi hayatın bana bir konserle yapıyor olmasına ancak teşekkür edebilirim.

Yıllardır şunu söylerim. Her şey mikro düzeyde kaos, makro düzeyde ise mükemmel bir denge halindedir. Bitmeyecek gibi görunen bireysel kaosumuzun, denge arayışımızın, başladığı yerde bitip bizi bambaşka birine dönüştüren döngülerimizin, makrodaki mükemmel dengeyi oluşturduğunu fark ettiğimizde, içimizdeki o muhteşem dengeye, dinginliğe ulaşıyoruz. Yaşamın ruhu bizim aracılığımızla kendini var ediyor. Meraklı, heyecanlı, ögrenmeye aç, esnek, akışkan, israfı sevmiyor; diğer yandan, artık işlevsiz olanı da tereddütsüz eliyor. İşlevsiz olan bizim dönüşmesi gereken parçalarımızdan biri olsa bile. Denge, diğer her şey gibi zıddıyla var olmaya devam ediyor. 

Mutluluk, anlam, doyum, bilgelik ya da artık eudaimonia için diyelim yola çıkanlar vardır. ‘Bir bilge var, ona sor’ derler geride kalanlar. Yolcu bilgeye ulaşır, ‘nedir?’ diye sorar ve hiçbir zaman doğrudan yanıt alamaz. Ya bir soruyla, bilmeceyle ya da bir misyonla karşılaşır. Bilge kimsenin tanımına, algısına, kaderine müdahale etmez, sadece ilham olur. Tıpkı bu hikayede olduğu gibi.
Yaşlı kadın;
‘Güneşi yiyorum ve
Yağmuru içiyorum
Ay kadar sessizim’
dedi ve gözlerini kapadı.

Kişisel Gelişim

Kaçıngan Bağlanma Stili ile İlişki Dinamikleri

Bağlanma stilleri, bireyin erken döneminde kendisine öz bakım verenlerle kurduğu ilişki modelinin, yetişkin döneminde romantik ve sosyal ilişkilerine yansıyan duygusal şablonudur.

Bu yazıda ‘kaçıngan bağlanma’ modelini ele almadan önce, ‘kaçınganmış gibi’ nitelenen, algılanan diğer durumlara değinmek istiyorum.

İlgisizler

Bu kişilerin size duygusal, romantik herhangi bir ilgisi yoktur. Sizin ona olan duygularınız sizin algınızda bir yanılsama yaratmış olabilir. Onun doğal, sıcak davranışlarını istediğiniz yönde ve yanlış algılamış olabilirsiniz. O bunu fark ettiğinde size sınır, mesafe koyma gereği duyabilir, ısrarcı davranırsanız bu mesafeyi arttırabilir. Bu o kaçıngan olduğu için değil, size romantik anlamda ilgisiz olduğu içindir.

Sırtlanlar

Bu terim, haz odaklı, cinsellik amaçlı yaklaşıp duygusal bir bağ kurmak istemeyen erkekler için kullanılır. Bu kişiler genelde sosyal böcüktür, insanlarla kolay ilişki ve iletişim kurar. Öz güvenleri yüksek görünür. İlgi odağı olmaya alışıktır ve bunu sürekli kılmak öncelikli amacıdır. İstediğini elde edene kadar son derece ilgili, iltifatkardır. Profesyonel bir manipülatördür. ‘Love bombing’ ve ‘ghosting’ bu kişilerin en belirgin özelliğidir.

Amacına ulaştıktan sonra ortadan kaybolur, sizi yedek listede tutmaya devam ediyorsa ihtiyaç duyduğunda yeniden gelebilir, varlığınızı yoklayabilir. Her çiçeğe, dala konmak ister. Bunun deşifre olmasından çekinmez, fütursuzca bu durumu sosyal başarı olarak görür. Karşı tarafın nasıl hissettiği umurlarında değildir, istediğini alamadığında agresifleşebilir, aniden soğur ve sizi suçlar. Bu kişiler maalesef çok yaygındır. Bu kişilere gönül verenlerin genel yanılgısı şudur. ‘Ben onu değiştiririm, bana olan duygusu farklı, benimle durumu farklı’. Böyle bir durum maalesef söz konusu değildir. Sırtlanlar hiçbir zaman duygusal yakınlık, aşk, sevgi, romantizm, sorumluluk, ilişki ihtiyacı duymazlar ve değişmezler. Bu onların yaşam biçimi ve ilişki algılarıdır. Performansları ve popülariteleri devam ettiği sürece bu şekilde yaşarlar. Evlenseler, birine bağlanmış görünseler bile bu tamamen kamuflajdır, her fırsatta özlerine geri dönerler.

Doğal Ritimde Olmak İsteyenler

Her ilişki bir süreçtir. Karşılıklı tanıma gerektirir. Doğal temposunda, adım adım ilerlemesi sağlıklıdır. Bu süreci hızlandırmak istemeniz karşı tarafı tedirgin edebilir ve geri çekilmesine sebep olabilir.

Bir kahve ve yemekten sonra, adamın soyadıyla imza denemeleri yapmak, ‘tamam buldum, annem de sever bunu’ deyip panjurları pembeye boyamaya kalkmak; karşı tarafta duygu yoğunluğunuzdan ve onu ciddiye aldığınızdan çok, ‘kaygılı bağlanma’ modelinde olduğunuz izlenimi uyandırır. Karşı tarafın ilişkiyi makul bir sürece yaymak istemesi onun kaçıngan olduğu anlamına gelmez.

‘Bir’ den ‘Biz’ Olmaya Hazır Olmayanlar

Kaçıngan bağlanma modelinde bireysellik, bireysel alan oldukça önemlidir. Yakın ilişkiler ona boğucu gelir, ilişki içinde bağımsızlığını kaybetmekten korktuğu için duygusal mesafe koyar. Genel itibariyle insan ilişkilerinde soğuk ve temkinlidir. Duygusal bağ ve yakınlık kurma ihtiyacını yok sayarak kimseye ihtiyaç duymayan biri algısı yaratmaya çalışır. Bu onun duygusal olarak güçlü olmasından değil erken yaşlardan itibaren kendini korumayı öğrenmiş olmasındadır.

Diğer yandan, bu yönüyle, gerçekte olmadığı halde kaçıngan gibi yanlış değerlendirilen kişiler vardır.

Örneğin kişi uzun zamandır tek başınadır ve yeniden biz olma ihtiyacı duysa da bunu nasıl yapacağına dair çekinceleri vardır. Yıpratıcı bir ilişkiden yeni çıkmıştır ve yeni kişiye henüz duygusal olarak hazır değildir. Ani ayrılık, aldatılma, terk edilme yaşamıştır ve yeniden güven konusunda temkinlidir. O an hayatında başka şeyler olup bitmektedir, terfi, başka ülkeden, şehirden iş teklifi gibi, sizi de kaçırmak istemeyebilir ve ikilimde kalabilir. Evlilik yaşamıştır, yeniden güzel bir ilişki istiyordur ve kısa sürede yeniden evlilik düşünmüyordur, sizin böyle bir beklentiniz varsa ne yapacağını bilmiyordur. Kadının doğurganlık yaşı geçmiştir sizin çocuk beklentiniz olabileceği yönünde çekincelidir. Kısaca, kaçıngan olmadığı halde, o anki hayat şartları ve zamanlama açısından yakınlıktan kaçan biri gibi görünebilir.

Bu durumda açık iletişim tek çözümdür. Tüm koşullar, beklentiler karşılıklı masaya şeffafça konur, ya bir ortak yol bulunur ya da yollar ayrılır.

Fotoğraf, Ketut Subiyonto

Öz Hakiki Kaçınganlar

Güvenli bağlanma stilinde olan biri için en yorucu, en yıpratıcı grup ‘kaygılı kaçıngan’lardır.

Bu grubun öz değerliliği düşüktür. Kendinde sevmediği, beğenmediği, barışamadığı, değiştiremediği yönler, özellikler vardır. Yakınlaşma arttıkça sizin bu yönleri fark edip ondan uzaklaşacağınızdan kaygılanır. Sizi tanıdıkça sizin de kafasında yarattığı kişi olmamanızdan, büyünün bozulmasından korkar. Bu nedenle bu büyüyle yaşamak için sadece kendi belirlediği mesafede olmak ister. Ne sizin yaklaşmanıza izin verir ne de kendisi adım atar. Siz adım attığınızda otomatik olarak ‘kaç, savaş, don’ tepkilerinden birini verir.

İlişki ne vardır ne yoktur. Kendisi ne vardır ne yoktur. Kapıyı ne açar ne kapatır. Sizin gitmenizden çok korkar diğer yandan ilişkiyi de sahiplenmez.

Duygularını özellikle olumlu olanları nasıl ifade edeceğini bilmez. Öz sevgisi düşük olduğu için sizin sevginizi nasıl kabul edeceğini de bilmez. Bağ kurmak istese bile duyguları yoğun olsa bile bunları yönetmeyi bilmez. Hem kendi hem sizin duygularınızdan ürker, bu büyüyü yaşamadan kaybetmekten korkar. En kötü senaryoları en ufacık bir ters düşmenizde kafasında döndürüp durur.

Böyle birini çok sevseniz bile sizin sevginiz ona şifa olmaz, olamaz. Bunu ancak kendisinin istemesi ve üzerine çalışması gerekir. İlişkiye devam etseniz bile onun hayal ettiği gibi güllük gülistanlık olmadığında yine uzaklaşmayı seçecektir.

Durumunun farkında olup bunun üzerine çalışan kaçınganla ilgili güzel bir şarkı var.
‘I’m Learning – The Silent Partner’
Sözlerine bakarsanız bir kaçınganın tam olarak nasıl hissettiğini anlarsınız.

Bir de Teddy Swims’ten Mr. Know It All var. Bu da kendi üzerine çalışmak yerine baştan kafasında kurduğu olumsuz senaryo gerçekleşince ‘biliyordum, bilmez olaydım’ diye kendini gerçekleştiren kehanet için sızlanan bir adam.

Epey uzattım farkındayım, bir de konuyla ilgili bir film önerisi yapayım.
‘He is not that into You.’ ‘Erkekler Ne Söyler Kadınlar Ne Anlar’.

Sevgimle,

Kişisel Gelişim

Hayat Girişimciliği Profil Testi

Hadi, hayat girişimciliğine geri dönelim mi? Hazır olanlarla elbette. Köyünde, kendi azıcık aşım kaygısız başım dünyasında, sakin dingin yaşayan insanları kendi haline bırakalım. Hayat onlara ayrıcalıklı davranmış madem hiç keyiflerini bozmayalım.

Hayata rağmen hayatla birlikte hayatın içinde nasıl bir girişimci profilimiz olduğunu anlamamıza, fark etmemize yarayabilecek soru listemi sunmadan önce koçlukla ilgili birkaç hatırlatma yapacağım.

Bir koçluk seansında, tek kişi vardır. Coachee, yani koçluk alan kişi. Koçlar sadece onların varlığına aynalık yapar. Zayıf, şisman, ters, komik, yamru yumru gösteren değil, her kimse onu gösteren bir ayna. Bunu soru sorarak, yanıtları etkin dinleyerek, anladığını onayına sunarak ve yanıtlardan o anda yeni sorular üreterek yapar.

Koçlar öneride bulunmaz, şahsi fikrini paylaşmaz, ödev veya yapılacak listesi vermez. Coachee aynada gördüğünden hoşnut kalmazsa kendi değişim dönüşüm rotasını kendi belirler. Koç varlığıyla bu yolda sadece araçtır.

Koçlar zihin, duygu, ruh sağlığı yerinde olanlarla çalışır. Kişiye ‘şusun busun’ diye teşhis koymaz, terapi yapmaz. Öyle bir durum varsa ilgili uzmana yönlendirir. Herkese eşit mesafededir ve herkesi olduğu halde tam ve bütün kabul eder. Sempatik değil empatiktir. Coachee nin batırdığı alanları temizlemez, aç kaldığı yerleri beslemez, gazını almaz boş yere gaz da vermez. Pışpışlamaz, uyutmaz tam tersine rahatsız eder, uyanması gereken alanları keşfetmesine yol açar.

Çoğunlukla kişinin kendine sormaktan kaçtığı, korktuğu ya da hiç aklına gelmeyen soruları yöneltir. Amaç coachee nin kendine, koşullarına, kaynaklarına yeni bir bakış açısı ve tanım geliştirebilmesidir. Terapi gibi uzun soluklu değildir. Sonuca, hedefe yöneliktir. Çerçevesi, yapısı ve süresi belli bir yolculuktur.

Koçluk verilmez, koçluk talep edilir ve alınır. Bu nedenle, coachee ler öz bakıma ihtiyaç duyanlar değil, daha da birey daha da yetişkin olmaya istekli ve hazır olanlardır.

Şefkate ihtiyaç duyanları annelerinin kollarına, büyümeye ihtiyacı olanları hayatın kollarına bırakalım ve sormaya başlayalım.

Bu soruların, ideal, doğru, yanlış, eksik yanıtları yok. Tamamen senin algın üzerinden senin yanıtların var. ‘Bilmiyorum ya da bu ne aptalca soru’ gibi yanıt verme hakkına sahipsin. Ben de sana ‘bilseydin neyi bilmiş olurdun? bilmemek nasıl hissettirdi? sorunun akıllıca hali nasıl olurdu? sana aptalca gelen şey tam olarak nedir? aptalcayı açıklar mısın? aptal olana genelde tepkin nasıl olur? benzeri yeni sorular sorardım. Dediğim gibi, olay koçu değil seni rahatsız eden şeyi fark etmek.

Hayat senin için ne anlama geliyor?

Yaşamak senin için ne anlama geliyor?

Var olmak senin için ne anlama geliyor?

Konfor alanı senin için ne anlama geliyor?

Hangi durumlarda bu alanı terk ediyorsun?

Ne kadarı kendi isteğinle ne kadarı mecbur kaldığın için? Bu oran seni nasıl hissettirdi?

Var olMAsaydın dünya nasıl bir yer olurdu?

Bu soruya verdiğin yanıttaki unsurları destekleyen örneklerin listesini yap.

Hayatın içinde var olduğunu sana en güçlü şekilde hissettiren anların, durumların bir listesini yap.

Bu anları, durumları hangi sıklıkta deneyimliyorsun?

Eğer sana göre yeterince sık değilse bunu arttırmak için neler yapabilirsin?

İnsanlardan en çok hangi anlarda, durumlarda ‘iyi ki varsın’ sözünü duyuyorsun?

Bu an ve durumları çeşitlendirmek isteseydin yenileri neler olurdu?

Sen en çok kimlere hangi durumlarda ‘iyi ki varsın’ diyorsun?

Bu an ve durumları çeşitlendirmek isteseydin hayatına nasıl farklı insanlar katardın?

Bu yeni insanların hangileri seni konfor alanında tutardı?

Bu insanların hangileri seni yeni deneyimler için motive ederdi?

Bu yeni insanların ne kadarı seni konfor alanında tuttu ne kadarı yeniye teşvik etti? Bu oran sana nasıl hissettirdi?

En son kimi hangi konuda yeni bir deneyim için cesaretlendirdin?

O kişi sen olsaydın kendine neler derdin?

Farklılıklar varsa bunları listele.

En son hangi konuda kendini cesaretlendirdin?

Sonuçları sana ne öğretti?

Risk senin için ne anlama geliyor?

Riski ölçmek için kullandığın yöntemler neler?

Kaybetmek senin için ne anlama geliyor?

Kazanmak senin için ne anlama geliyor?

Şu anda bir risk alsaydın bu ne olurdu?

Kayıplarını önceliklendirdiğinde en çok neleri kaybetmekten korkuyorsun?

Risk gerçekleşip kaybettiğinde neler kazanmış olurdun?

Kazanımlarını önceliklendirdiğinde en çok neleri kazanmak seni motive ediyor?

Risk gerçekleşmeyip kazandığında neler kaybetmiş olurdun?

Bu sorulardan sonra her iki senaryoyu yeniden yaz.

Hayatının kırılma anlarıdan birine veya risk alıp kazandığın bir ana git. O andaki sen bugünkü risk için sana ne derdi?

Hayatının kırılma anlarından birine veya risk alıp kaybettiğin başka bir ana git. O andaki sen bugünkü risk için sana ne derdi?

O zamanki her iki sana şimdiki halinden iki ayrı savunma dilekçesi yaz.

Hayat hangi savunma dilekçesini hangi gerekçeyle kabul ederdi?

Bu dilekçelerden ve hayatın gerekçelerinden sonra tüm olası senaryoları yeniden yaz.

İstediğin sorudan başlayabilirsin. Sadece okumak bile zihninin arka planında soru ve yanıt yönünde bir düşünce tohumu atacaktır. Bir hatırlatma daha, bu konuyu benimle bir seansta çalışsan ilk soruya vereceğin yanıttan o an yeni sorular türetirim ve bu liste bambaşka bir hal ve sıra alır. Özetle size arka arkaya soru sormuyoruz. Bunlar sadece kendine koçluk için verilmiş örnekler. Köyünden çıkıp bambaşka biri olarak yeniden oraya dönmek isteyenler faydalansın diye.

Sevgimle,

Kişisel Gelişim

Hayat Ağacının Sana Bir Mesajı Var

Kadim kültürlerin en önemli unsurlarından biridir ‘Hayat Ağacı’. Dünyanın merkezinde bir dağ ve göğe uzanan bir ağaç; yaşamın, bilgeliğin, gücün, şifanın, bereketin, sonsuzluğun sembolü olmuştur. Bir inanışa göre insan sayısı kadar ağacın yaprağı vardır. Kökleri geçmişi, gövdesi şimdiyi ve uzanan dalları geleceği simgeler. Yaşam döngüsüyle birlikte geçmişi geleceğe, dünyayı evrene bağlar. Tasvirlerinden birinde, kökleri dallarının simetrisidir. Bize, gökte olan yerde, yerde olan göktedir bilincini ve her şeyin bir yansımadan ibaret olduğunu da hatırlatır.

Birçok kültür, inanışta ortak bir tema olmasına rağmen Türk mitolojisi, Orta Asya Türk kültür ve inançlarında önemli bir yeri vardır ve sıklıkla geçer. Mimariden, halı kilim dokuması gibi birçok el emeği ürünlerde rastlamak mümkündür. Bireysel hayatlarda ise kökler ataları, geçmiş nesilleri, gövde bugunkü duruşumuzu, dallar ise geleceğe bırakacağımız izleri temsil eder. Soy ağacı, soy kütüğü gibi ifadeler insanla hayat ağacı arasındaki bağı anlatır. İnsanın ilahi olanla bağlantısını anlatan mit, hikaye, inanç, gelenekte ağaçlara sıklıkla vurgu yapılır. Avatar film serisinde, Pandora ve Na’vi halkının koruyucusu, kutsal ruhu ve kozmik ağı Eywa’nın tasvirinde de Hayat Ağacı’na atıfta bulunulmuştur. Brad Pitt ve Sean Penn’in oynadığı, Terrence Malick’in ‘Tree of Life’ filmini de öneririm.

Kadim kültürlerde semboller önemlidir. Her sembolün kendine göre bir frekansı vardır ve bu sembolü çizerek o frekansı açabilirsiniz. Enerji sistemlerine inisiye olanlar (uyumlananlar) bunu bilirler. Şifa enerjisine amacına göre kanal olmadan önce bu sembolleri avucumuza veya havaya çizeriz, ismini söyleriz ve enerji akmaya başlar. Hayat Ağacı da sembol olarak çok güçlüdür, ben de üstümde kolye olarak taşıyorum. Bana hayatın bilgeliğini ve sonsuzluğunu hatırlatması için.

Kendi yorumuma, algıma göre ise her insanın dünyanın herhangi bir yerinde onun hayatını temsil eden bir ağacı olduğunu düşünüyorum. İnsanın hayatı her anlamda ne kadar sağlıklı ise o da o kadar sağlam ve canlı oluyor, bire bir bizim yaşam enerjimiz, hayata olan bağlılığımıza göre bir yaşam sürüyor. ‘Bir dikili ağacı bile olmamak’ güçlü bir deyimdir ve kullanılırken özenli olunması gerekir. Zira sadece malk, mülk yoksunluğunu değil, hayat amacı, anlamı, tutkusu olmadığına da gönderme yapar.

Elbette bizi temsil eden hayat ağacımız hali hazırda bildiğimiz, yanında kendimizi dingin, güçlü, güvende, enerjik hissettiğimiz bir ağaç olabilir. Güzel haber şu ki; nerede ve hangisi olduğunu bilelim bilmeyelim başka herhangi bir ağaç sayesinde onunla bağlantıya geçebileceğimiz ve onun bize özel mesajını alabileceğimiz.

İshak Paşa Sarayı

Ağaçlara Sarılma Ritüeli Meditasyonu

Hazır olanlarla ağaçlara sarılma meditasyonuna başlıyoruz. Zihniniz size bunun saçma, komik, aptalca olduğunu söyleyecektir. Bırakın geri planda konuşmaya devam etsin, siz özünüze kulak vermeye başlıyorsunuz.

Gerçekten bu deneyime hazır olduğunuzda ağaçlık bir alanda bulunduğunuzda bu ritüeli okuduğunuzu hatırlayacaksınız ve bir ağaç sizi yanına çağıracaktır.

Üzerimizde hiçbir metal, manyetik eşya, malzeme olmaması önemli ve yine çıplak ayakla toprağa basabiliyorsak ne ala.

Önce izin istiyoruz bizi çağıran ağaçtan. Kozmik ve kadim bir ağa bağlanmak üzereyiz, şifreyi kullanma izni istiyoruz gibi düşünebilirsiniz.

İzni için teşekkür ediyoruz ve yavaşça gövdesine dokunuyoruz, yukarı dallarına bakabilir, ona içinizden geçen her türlü güzel olumlu şeyi belirtebilirsiniz. Sonra yine yavaşça ve özenle gövdesine yaklaşıp tüm gövdemizi onun gövdesine dayıyoruz. Kollarımızı yukarı doğru sanki bizim dallarımızmış gibi uzanarak ağaca sarılıyoruz. Son olarak 3. gözümüzü, iki kaşımızın arası olan noktayı, alnımızı gövdesine yaslıyor, gözlerimizi kapatıyor ve derin nefeslerimize odaklanıyoruz. Ve niyet ediyoruz. ‘Hayat ağacıma bağlanmaya, onun rehberliğini görmeye, duymaya, hissetmeye niyet ediyorum’ diyoruz. Siz buna benzer kendi niyet cümlelerinizi oluşturabilirsiniz. Gönül gözünüzün açılması, sezgilerinizin güçlenmesi, hayat amacınızı bulmak gibi.

Bu esnada, ayak tabanlarınızın yerle temasına odaklanarak tıpkı bir ağaç gibi yavaş yavaş toprağın altına kök saldığınızı hayal edebilirsiniz. Sonra sırasıyla tüm bedeninizin onun gövdesiyle bir olduğunu, kollarınızın da göğe doğru uzanan dallarınız olduğunu hayal edebilirsiniz. Bu noktadan sonrası, ne kadar zihninizden ve bulunduğunuz ortamdan uzaklaşabildiyseniz o ölçüde tamamen kişisel bir deneyim olacaktır.

Gözünüzün önüne bir takım imgeler, semboller, görüntüler gelebilir, bir cümle, bir soru duyabilir veya mesajınızı doğrudan bir hissiyat olarak alabilirsiniz. Sakin olun, delirmediniz, özünüz, ruhunuz, uzun zamandır teması kestiğiniz sonsuz yönünüzle temasa geçtiniz sadece. ‘Ben bir şey görmedim, duymadım, hissetmedim’ diye üzülmek, küsmek ve pes etmek de yok, özellikle böyle deneyimlere daha önce şans vermediyseniz bu da gayet normal. Size yanıt daha sonra hayatın içinde sizin alışık olduğunuz şekilde de gelebilir, rüya görebilirsiniz veya beklenmedik bir eş zamanlılık (tesadüf değil) yaşayabilirsiniz.

Hazır olduğunuzda gözlerinizi açıp, ağaca teşekkür edip ritüeli sonlandırabilirsiniz. Bunu ihtiyaç duyduğunuz her an tekrar edebilirsiniz. ‘Dur ben bir ağacıma sorayım’ alışkanlığı edinebilirsiniz belli mi olur?

Yaz geldi, ağaçlarımız için ekstra riskli günler. Maalesef doğa insandan yana hayal kırıklığı içinde. Son olarak her ağaçlık alana girişinizde içinizden izin istemeyi ve terk ederken de teşekkür etmeyi hatırlayın, olur mu?

Sevgimle,

Kişisel Gelişim

Seven Bir Erkeğin 3 Belirgin Tutum ve Davranışı

Seven bir erkekle; aşık olan, hoşlanan, ilgi duyan, flört eden, eğlenen, takılan bir erkek arasında ne gibi farklar vardır? Meraklısı ve ilgisiyle bir erkek sevdiğinde doğasında neler olup bittiğine bakalım o zaman.

Otomatik Koruma Moduna Geçiş

Eril enerji varlığını, dış dünya ile kurduğu ilişki ve oradaki yeterliliği üzerine konumlandırır. Dış dünya hem tehdit hem de fırsatlarla doludur. Bu konumun kendiliğinden getirdiği bir güvenlik alanı vardır. Seven bir erkek, sevdiği kadını doğal olarak bu güvenlik alanının içine alır. Kadının fiziksel ve duygusal güvenliğinden kendini sorumlu hisseder. Bu alanlarda ilgili, duyarlı, tetikte ve korumacıdır. Kadının sağlığına, güvenliğine, huzuruna, konforuna yönelik her türlü tehditi kendisine yapılmış gibi algılar. Bunu kadını yönetmek, yönlendirmek, kontrol altına almak, onu pasifize etmek veya sahiplenmek adına yapmaz. Sağlıklı ilişki isteyen her erkek, kendi ayakları üstünde duran, kadının yanında olamadığında başının çaresine bakmayı becerebilecek bir güçte kadın arar. Bu koruma moduna ise, ilişkiyle birlikte gelen ve genişleyen ‘yeni mahrem alana’ sahip çıkmak için doğal olarak geçer. Kadının korkularından, kaygılarından haberdardır. Yanındayken kadının dış dünyayla iletişimini en aza indirger.

Restoranda, kafede ne yiyip iceceğini kadın adama söyler, siparişi adam verir. Eve gelen misafiri, tanıdığı öncelikle kadın karşılarken, kurye gibi, beklenmedik zil gibi ‘yabancılara’ kapıyı adam açar. Kaldırımda adam trafik, cadde tarafında yürürken kadını daha korunaklı tarafa alır. Bir yere önden girerek sadece kapıyı açmakla kalmaz, içerisi güvenli mi diye hızlıca kontrol eder. Onu evine bıraktığında kadının apartman kapısından içeri girmesine hatta bazen odanın ışığını yakmasına kadar bekler. Kadının düşme ihtimaline karşı merdivenleri onun arkasından çıkar inerken de önünden iner. Üşüdüğünü kadın söylemeden beden dilinden anlar, tedbirini alır. Yüzü düşse, sesi çekilse sorar, çözüm için dinler. Etrafındaki herkes bu kadının onun hayatındaki yerini bilir. Çevresinin kadını hakkında ileri geri konuşmasına, yorum yapmasına izin vermez. İlişkisini her yerde herkesle masaya yatırmaz, akıl alma gereği duymaz.

Evet, bugün ‘maço erkeklik’le özdeşleştirilen, göz ardı edilen, unutulan, umursanmayan tutum ve davranışlardan söz ediyorum. Kadının ilişki içinde ‘güvende’ hissetmesi çoğunlukla ‘sadakat’ üzerinden yorumlanıyor. Halbuki günümüzde pek çok kadın ‘bu adamın yanında her anlamda güvendeyim’ duygusundan yoksun, ilişkide olsa bile her şeyle başa çıkmak zorunda olmaktan da yorgun. Kadına sürekli ‘kendinizi almaya, yardıma, desteğe, bir omuza açın’ tavsiyesi veriliyor. Erkekler ‘birinin kahramanı olma’ dürtü ve doğal ihtiyaçlarını hatırladığında bu kendiliğinden oluyor zaten.

Zor zamanlarda sevgide kalabilmeye dair beğendiğim, önerdiğim bir filmdir. Çok da cici bir açılış sahnesi vardır.

Gelecek Planlarına Dahil Etme

Eril enerji, eylem odaklıdır. Erkek bir kadını sevdiğinde onu bir motivasyon kaynağı olarak değerlendirir. Sonunda yaptıklarını, başardıklarını, elde ettiği sonuçları paylaşabileceği ve bunların değerini bilen birini bulmuştur. Hedefleri daha da anlam kazanır. Kadını kaçırılmaması gereken bir fırsat olarak görüp hayatına odaklanır. Eksiklerini, gediklerini gözden geçirir, tamamlamak için hızlanır. Daha da hazır olmak için harekete geçer. Oyalanmaz, oyalamaz. Kaynaklarını paylaşmaya açarken koşulları konusunda dürüst ve şeffaftır, etkilemek adına boş beklentiler yaratmaz. ‘anı yaşıyoruz’ bahanesiyle sorumluluk ve gelecekten kaçma gereği duymaz. Bir erkeğin sizi geleceğine, hayatına ortak ettiğine dair en güçlü ibare, tatil planları, ailesiyle tanıştırması vs değil kendi hayatına çeki düzen vermek için motive olup harekete geçmesidir.

Kalp Dilinin Çözülmesi

Erkekler sevdikleri kadının yanında kendini huzurlu ve olduğu gibi kabul edilmiş hisseder. Kendini yine yeniden kanıtlama gereği duymadığı biriyle bağ kurmuştur ve bu sayede kendi kırılganlıkları ile tanışır. Erkekler kadınların aksine üzüntülerini, kaygılarını, streslerini, sorunlarını kolaylıkla dışa vurmaz, paylaşmaya açık olmaz. Bir rivayete göre, ‘çilingir sofrası’ dost meclisi üyelerince ‘bunun bir derdi var belli, açalım şunun kalbinin dilini’ amacıyla kurulur. Bir erkek sevince kadın doğal olarak varlığıyla onun kalp dilinin çilingiri olur. Eğer bir erkekten, ‘bunu sana anlattığıma inanamıyorum’, ‘seninle en zor konuları bile konuşabiliyorum’, ‘kendime bile itiraf ederken zorlandığım konuları sana açmaya çekinmiyorum’ gibi cümleler duyuyorsanız, tebrikler! o kalbi fethetmişsiniz demektir.

Sevgi her duyguyu barındıran bir oluş halidir. Ters yüz eder, onarır, yapılandırır, olgunlaştırır ve güçlendirir. Sevgi her şeyden önce sevene şifadır. İnsanı en iyi versiyonuna yaklaştıran en yüksek frekanstır. Bu nedenle, aşkın ve güzelliğin sarhoşluğu dengelenip yerini sevgiye bıraktığında bir erkek, dış dünyadaki gücünü iç dünyasına da taşır.

Hı hı, bir sonraki yazı seven bir kadın hakkında.

Kişisel Gelişim

Temsil Sistemlerimize göre Sevgi Dilimiz

Duyularımız aracılığıyla dış dünyayı algılar ve onunla iletişime geçeriz. İdeal olanı tamamını dengeli ve etkin bir şekilde kullanabilmek olsa da çoğumuz herhangi bir duyu kaybı yaşamasak dahi bazı duyularımızı daha öncelikli ve baskın olarak kullanırız. Bu tercihimiz bizim dilimize, öğrenme, satın alma ve pazarlama davranışlarımıza da doğrudan yansır. NLP de geçen ve temsil sistemleri olarak belirtilen bu durum, özellikle satış pazarlama eğitimlerinin vazgeçilmez konu başlıklarından biridir. Bu alanda çalışan başarılı ve sonuç alan kişilere baktığımızda, hem kendi temsil sisteminin farkında olduklarını hem de potansiyel müşterilerinkileri anlayıp onlara kolaylıkla uyumlandıklarını görürüz. Hatırlatalım, yılanı deliğinden çıkaran tatlı değil, uyumlanmış bir dildir.

Hayatın her alanındaki iletişimimizin bir satış pazarlama dili gerektirdiğini düşünen biri olarak bu yazımda, temsil sistemlerimizin sevgimizi ifade ederken ve bize gösterilen sevgiyi algılarken oynadığı belirgin rolden bahsedeceğim.

Görseller

Görme duyusunu önceliklendirenler. Sevdiğini görmeden duramayanlar. Görme imkânı yoksa görüntülü arayanlar, sürekli fotoğraf isteyenler, paylaştığınız bir fotoğrafı piksel piksel inceleyenler, sevdiklerinin fotoğraflarını evlerinin ofislerinin her bir yerine serpiştirenler, ‘ne zaman göreceğim seni? neredesin? ne giydin?’ Gibi soruları sıklıkla soranlar. Uzay zaman boyutlarında sürekli sizi bir yerlere konumlandırmak isteyenler.

Gösterişli, trendy, dikkat çeken, şık, özenli, uyumlu, farklı giyim tarzlarından hoşlanırlar. Modayı yakından takip ederler. İnternetten en kolay en hızlı ve en çok alışveriş yapan grup onlardır. Kendilerini kolaylıkla o kıyafetin içinde hayal edebilirler. Kendi fiziksel görünüşlerinden emin olmak isterler, partnerlerinin ‘güzel, yakışıklı’ olarak nitelendirilmesinden rahatsızlık duymadıkları gibi bununla gurur duyarlar. Göze hitap eden hediye ve paketlerini alıp vermeyi severler. Görsel erkekler birinde, vitrinde gördükleri bir kıyafetin partnerlerinde nasıl duracağını hemen imgeleyip onu hediye etmeyi severler. Görsel kadınlar, evden çıkmadan önce partnerinin kravatına son düzeltmeyi yapmaya, minnacık bir kıl tüyü üzerlerinden almaya, saçına başına sakalına gözüyle onay vermeye bayılır.

İlk bakışta aşka en çok bu grup inanır. Bir bakışla heeeer şeyi anlattıklarını düşünürler. Ki; sizi baştan aşağı süzerek kafalarından çok şey geçirdikleri kesindir de artık siz ne kadarını tahmin edebilirseniz. Temastan en çok kaçanlar görsellerdir. Mümkün olsa tokalaşmayı bile yürürlükten kaldırırlar. Kısaca kafalarından geçirdiklerini uygulamaya koymaları epey zaman alır.

Erkeklere görsel partnerleri için çiçek verme yöntemine gelince. İçinde mutlaka sevdiği renklere sahip çiçeklerden, olabildiğince farklı bir tasarımı olan, kesinlikle paraya kıydığınızı gösteren bir aranjman. Kendiniz veriyorsanız o karşı konulamaz bakışlarınızı da çakmayı ihmal etmeyin. Aldıktan sonra size teşekkürden önce hemen fotoğrafını çekip paylaştıysa bu iş olmuştur. Daha ne yapsın?

 

İşitseller

İşitme duyusunu önceliklendirenler. Sevdiğinin sesini, nefesini, kalp atışını duymadan duramayanlar. Telefonlarına geri dönüş olmadığında en çok kızanlar, alınanlar, ‘hiiiiç bir sebebi yok sadece sesini duymak istedim o kadar’ diye arayanlar. Şarkılarla sevenler, bir şarkıda melodide anılara en hızlı dönebilenler.

Ne yaparsanız yapın, sizden duymak istedikleri sevgi, onay, kabul, takdir sözlerini sıklıkla duymadan sakinleşmeyenler. Söylediğiniz çok olumlu bir ifade kelime olsa dahi vurgusuna tonuna moduna takıldığı için sesinizi duyurmakta zorlandıklarınız. Buluşmalarınızda ortamın ses/gürültü durumuna, sunduğu müziğe en fazla hassasiyeti gösterenler. Hatırlayanlar bilir, Barış Manço’nun ‘abi, tam ne güzel kıza açılıyordum, domates biber patlıcan satacak zamanı mı buldun?’ diye sitem edenler. Özenle ayarladığı bir birlikte sinema randevusunda, ‘popcorn da alsak mı?’ sorunuzla darmadağın olup sizi bir anda ‘çatır çutur’ ses çıkarırken duyup içinden ‘şangııırrtt, kırdıın kalbimi’ diye haykıranlar.

Fiziksel temas ve sevgi gösterileri sırasında fısıldaşma, kıkırdama, yaramaz sözcükler ve olmazsa olmaz boollca ismini sayıklamanızı bekleyenler. Onlara verilebilecek en güzel hediyelerden biri kendi sesinizin bin bir tınısı ile hazırladığınız, sizden duymak istediği sizin de söylemeden duramadığınız her şeyi içeren bir ses kaydı. Telesekreterine öpüyorum demeyin onun yerine öpün duysun dudaklarınızı.

Erkeklere işitsel partnerleri için çiçek verme yöntemine gelince. Size en sevdiği çiçeği söylediyse duymuş olmanız gerekiyor yoksa yandınız. Kendiniz veriyorsanız mutlaka güzel sözler eşliğinde olmalı, gönderiyorsanız mutlaka not içermelidir. Verirken sevdiği şarkıyı mırıldanabilir, aranızdaki özel kelimeleri, hitapları kullanabilir, kulağına ‘seni seviyorum’ diyebilir, çiçeğin anlamını içeren hikayeler anlatabilirsiniz. Duydum sizi, ‘aldık o kadar neyine yetmiyor’ dediğinizi. Gördüğü yetmiyor ben ne yapayım? Eh sesinden anlarsınız artık olmuş mu olmamış mı? Kulak eğitimi şart.

 

Dokunsallar Namı diğer Kinestetikler

Geriye hangi duyularımız kaldı, hadi sayalım. Dokunma, tatma ve koku alma. İşte dünyayı bunlarla algılayanlar, en az popülasyona sahip oldukları için de dünya dışı varlık olarak kabul edilenler. Hislerinden en çok bahsedenler, yeni tanıştıklarına bile kolaylıkla sarılabilenler, konuşurken en çok mimik ve beden dili kullananlar.

İstediğiniz kadar arayın, sorun, sesinizi duyurun, fotoğraf gönderin, eğer bir dokunsal partnerine sevdiğine dokunamıyor, kokusunu içine çekemiyorsa onun varlığını tam olarak algılayamıyor, hayatındaki yerini hissedemiyor demektir. Bu nedenle fiziksel olarak uzak kalındığında hem en çok özleyenler hem de en kolay kopanlardır.

Bir dokunsal partnerinin yemeğini onun tabağından almaz, partneri yerken onu öpüp onun dudaklarıyla birlikte tadar. Yemek randevuları için rahat ortamları tercih eder, yemeğin lezzeti dekorasyondan önemlidir. Bata çıka yemekten keyif alır. Özellikle dondurma, spagetti gibi şeyler yerken isterse herkesi baştan çıkarabilir. Şehvet kadar şefkatle dokunmayı en iyi bilenler ve sevdiklerine masaj yapmayı, dizlerine yatırıp saçlarını okşamayı da en çok sevenlerdir. Dokunsal bir erkek sevdiği kadından onun için ve onun yanındayken parfüm kullanmasını çoğu zaman istemez. Onun kendine has kokusunu bastıracak her şeyi uzak tutar. Sevdiklerinin eşyalarını, kıyafetlerini toplamadan, katlamadan önce koklayanlar da bunlardır.

Erkeklere dokunsal partnerleri için çiçek verme yöntemine gelince. Güzel kokan her şey. Rengi, azlığı çokluğu önemli değildir. Nergis, lavanta, yasemin, gül hangisi hayır diyebilir ki? Hafif serin ve nemli bir yaz akşamında bir melisa ağacının altında ona sarılsanız bile olur. Önce deriiin bir nefesle koklayıp sonra boynunuza atlıyorsa olmuştur o iş.

Hepimizde hepsinden var, dengeleyebilmek ve mümkün olduğunca oranlarını yakınsayabilmek önemli. Bazen detaylar, nüanslar işleri kolaylaştırır bazen de beklenmedik şekilde karmaşıklaştırır. Hem kendi hem de sevdiklerimizin temsil sistemlerini keşfetmek eğlencelidir bir yandan. Biraz tercümanlık yapabildiysem ne mutlu bana.

Sevgimle,

 

Kişisel Gelişim

Bir Yıl, Bir Soru, Bir Yanıt

2022 nin ‘en’leri konuşulmaya, listelenmeye başladı. Herkes kendi beğenisi, değerleri, takip ettikleri üzerinden değerlendirmesini yapıyor.

Kendime dair bu yılın ‘en’ keşfine çıkmışken, karşılaşabileceğin en zorlayıcı ve gıcık koçlardan biri olarak kendime sorduğum tek bir soruyu bırakıyorum buraya. YanıtıMı da. İstersen alırsın. Koçluğu hala daha çiçek böcek, güneş bulut, sevgi kelebeği, ‘yürü aslanım yaparsın’ gazı olarak bilenlere de satır arasında göndermemizi yapmış olalım. İşte sorumuz. ‘2022 deki en kalıcı farkındalığın neydi?’ Kalıcı dememin sebebi,  fark ettiğin her ne ise onun üzerine nasıl bir aksiyon aldın, o farkındalığınla neyi, nasıl değiştirdin ya da değiştiriyorsun? Kısaca, fark ettin de ne oldu? Öncenin sonrasına ne ekledin? Sakin.. hep bir sorunun altından zibilyon tanesi çıkar.

2022 benim için tuhaf bir seneydi. Tuhaf ifadesini seviyorum. Tam olarak anlamadığım, muhtemelen çok sonrasında dank edecek sis bulutuna en uygun tanım gibi geliyor bana. Yıl henüz bitmedi, abuk bir şey söyleyip evreni de son dakikada kızdırmak istemiyorum. Tuhaf, kıvamında örtülü. Sıradan yaşanmışlıkların altındaki ‘hadi hayırlısı’ sorgulamaları.

Tamamen içe dönük başlayan bir yıl. Sonra bir ‘ehh dön dön bak içine bak nereye kadar?’noktasına varış. Hadi biraz da dışarıda arayayım modu, yol hali. Yolculuk sonrası ben aynı ben değilim orası kesin. Kafamın içinde asla bulamayacağım parçaları toplayıp toplayıp geri dönme hali.

Sıradan bir bahar çoktan bitti, sıradan bir İzmir yazı da bitmek üzere. ‘Kutlamak gelmiyor bu yıl içimden’ dedim, ‘o zaman bir covid gönderelim’ dedi hayat. Bir mumu ancak üfleyebildim. ‘Aha, iyileştim galiba, madem öyle, eğlenelim o zaman!’ dedim. İptal edilmeyen nadir festivallerden biri. Yıldızların altında denize girilip bağıra çağıra şarkılar söylenecek, sabaha kadar biat değil inat denilecek. Otoriterler izin verdi, hayat vermedi, değil dans etmek duvarlara tutunarak ancak yürüyebilmek, festival alanına birkaç km ötede sabah akşam iğneye mahkum olmak, ‘sen yoksan ben de gitmem’ diyen birine ‘başkasıyla git’ demekten daha da yorulmak ve ikna edememek. Sahi ben hangi ay hayata, ‘bitse de gitsek’ demiştim. Vazgeçtim kalıyorum, inadına festival tadında hem de.

9 Eylül, evet! oradaydım, tam da olmam gereken yerde!

Sonbahar, yine memleketimiz güzelmiş keşif gezileri. Gelen bir telefon. ‘Hayır bıraktım ben bu işleri, yeter’ diyememek. ‘Elbette söz konusu gençlerse elimden gelen desteği varım’ diyerek verilen söz. En zayıf yerimden vurdu yine, demeyin bana ‘gençler var’ demeyin. Ben bir karar vermiştim hayat, bana başka bir yol açarsın, giderim artık diye.

En kalıcı farkındalığım. Hayatla daha yapacaklarımız, alıp vereceklerimiz var gibi görünüyor, benim terk etmek istediğim sularda. Her an çat diye faturayı kesebileceğini de biliyorum. Aksiyonum ne? Kafeste değilim uçamıyorum da. Kanatlarım veya cesaretim olmadığından da değil. Henüz zamanı gelmediğinden. Kim bilir belki sözler tutulduğunda, belki takvim yaprakları bir tur daha döndüğünde. Anda, akışta kalmak, geleni kabul etmek, zihni susturmak.. aksiyonların en zoru.. eyvallah, inadım inat o zaman.

Kişisel Gelişim

Senin Normalleşme Adımların Ne?

Uzun zamandır hayalini kurduğumuz normalleşme adımları yavaş yavaş uygulanmaya başladı. Elbette, virus ve hastalık riskinin tehdidi tam olarak bitmiş değil, tedbirlerimiz devam ediyor. Diğer yandan alınan önlemlerin sonucu, aşılamanın hız kazanması sonucu kısıtlamalar yavaş yavaş esniyor.

Pandemi ilk başladığında bu durum belirsizlik içeren bir yenilikti bize. Endişe kadar eğlence de getirmişti acıya, ızdıraba ve ölüme rağmen. Bir direnme arzusu, hayatla dans etme dürtüsü yaratıcı çözümleri de aktive etmişti bir yandan.

İkinci sahne ise gerçekle daha net yüzleştirdi bizi. Kısıtlamalar tüm dünyada uzadığı gibi sertleşti de. Virusun de mutasyon aracılığıyla hayatta kalma mücadelesi, bizi konuyu daha ciddi almaya ister istemez teşvik etti. İlk döneminde bizi, insanlığı, yaşam ve gezegenimiz hakkında sorgulatmaya başlatan bu süreç, ikinci dönemindeki kapanışta bu sorgulamaları daha da derinleştirdi, elbette farkındalığı yüksek ve hazır olanlara.

İşte şimdi, dış dünyada kendini göstermeye başlayan yeni normale istinaden kendi yeni normalimize dair sormamız gerekenler.

Eski ve Yeni Alışkanlarıma dair Ne Biliyorum?

Pandemi sürecinde yeme içme, hareket etme, dinlenme, uyku, ögrenme, çalışma, zamanımızı değerlendirme, sosyalleşme, iletişim, ilişkiler alanındaki birçok alışık olduğumuz düzen, yöntem alt üst oldu, değişti. Daha fazla ve sık dijitalleştik, hem fiziksel mesafe hem de fiziksel kısıtlama bazen zorladı, bazen de hayatımızdaki insanları ve onlara verdiğimiz değeri sorgulattı. Sanat, kültür, hobi faaliyetlerimizin bizi nasıl beslediğini daha iyi fark ettik. Bu dönemde fiziksel rahatımız da oldukça genişledi, rahat giyinir olduk, kilo aldık, sosyal alandaki hazlarımızı bu alanlara kaydırdık. Peki, bunların hangileri bundan sonrası için kalıcı olacak? ya da olmalı? Yeni alışkanlıklarımız hayatımıza eskilerinden daha faydalı olursa değişim anlamlı olur değil mi? Edindiğin yeni ve faydalı alışkanlıkları yeni normaline taşırken diğerlerinden yol yakınken özgürleş!

Değerlerimde Nasıl bir Değişiklik Var?

Değerlerimiz, bizi ve kişisel markamızı yapılandıran önceliklerimizdir. Onları hayatımızın her alanına ne ölçüde katarsak o derece doyumlu oluruz. Bu dönemde yeterince içe dönüş yaşayanlar, hayatını ve önemsediklerini yeniden gözden geçirenler değerlerini de yeniden belirlediler. Bundan sonra yaşam alanlarında yeni dengeler kurmaya başlamaya ve zaman yönetimlerini de buna göre yapmaya niyet ettiler hatta yavaş yavaş uygulamaya başladılar. Her şeyden önemlisi sağlık, aile, yardımlaşma, çevre, hakkaniyet gibi kavramların önemini daha da sindirdiler ve ellerindekilerin değerini bilmek, şükretmek için farkındalık kazandılar.

Farkındalıklarımı Yeni Üretim ve İş Modellerimde Nasıl Değerlendireceğim?

Kendine dair değişim ve gelişmeleri iş modeline, kişisel ve girişimci markana nasıl yansıtacağın bundan sonraki rekabet avantajını belirleyecek. Orta ve uzun vadede, pandemiden öğrenenler, yeni normallere uyumlananlar oyunun kurallarının belirleyecekler. Kendi sektöründeki kısıtlamalardan neler öğrendin? Sunduğun değer paketin ne ölçüde dijitalleşmeye uygun ve sen bunu başarabildin mi? Kaldığın yerden aynen devam mı yoksa söyleyecek yeni bir sözün, tasarlayacak yeni bir müşteri deneyimin var mı? Hedef kitlen payına düşen gelişimi aldı, ya sen? Hala aynı frekansta mısınız?

Sen ve sevdiklerin bu süreci hayatta kalarak atlattıysa ne mutlu! Bir kaybın varsa da güçlenerek yasını aşmak ve hayatın kendisinin ne büyük bir armağan olduğunu anlamak senin elinde. Tıpkı, yeni normalin; senin, sevdiklerin, yaşamın ve dünya için daha iyi olmasına katkıda bulunma gücünün olması gibi.