Kişisel Gelişim

Equilibrium –  I Eat The Sun and Drink The Rain

16 Ağustos 2026. Yeni yaşımın ilk günü. Güneş tutulmasını izleyen günler. Midilli Adasındayım. 12. Molivos Uluslararası Müzik Festivali üçüncü, ben ise ilk akşamımdayım. Agia Paraskevi’de bulunan Zeytinyağ Fabrikası Müzesi’ndeyiz. Etraf Athena’nın bilge kolları zeytin ağaçlarıyla çevrili. Hava uçuş uçuş, Poseidon esniyor olabilir mi?

Festivalin her yıl bir teması oluyor, bu yılki ana tema ‘Eudaimonia’. Ahh.. kesinlikle bu sözcüğü bir Yunandan duymalı hatta doya doya dinlemelisiniz. Her ses bir titreşimdir ve ancak tam ve doğru şekilde telafuz edebildiğinizde o frekansa uyumlanır, o frekansı aktive edersiniz. Eudaimonia hem anlamı bağlamında hem de fonetik olarak o kadar yüksek bir titreşimde ki; duyduğunuzda muhteşem bir kapının önünde olduğunuzu hissediyorsunuz.

Aristo’ya göre Eudaimonia; anlık, gelip geçici ve daha çok mutluluk olarak tanımlanan olumlu duyguların çok ötesinde bir kavram. Bir insanın erdemli, anlamlı ve doyumlu bir hayatın peşinde deneyimlediği ve eriştiği bir seviye. Kendi değerleri, yetenekleri ve özüyle uyumlu bir arayış, yolculuk, algılama, tanımlama ve yaşama hali.  Formülü olmasa da temel bileşenleri ile her insanda özgün bir forma kavuşan bir oluş hali. Günümüzde herkesin herkese mutluluktan bahsedip mutlu olmak adına kendi aklını satmaya çalıştığı gürültü arasında, bu kavramı duymak ve doya doya müzik eşliğinde dinleyecek olmak o kadar iyi geldi ki bana.

Festival ve içeriği, Eudaimonianın kendisini oluşturan, insanı ona kavuşturan öğelere göre tasarlanmış. Her akşam düzenlenen konserlerin alt temaları bu öğeler. Eserler ve hikayeler bu öğelere göre seçilmiş. ‘Bilgelik, Ölçülülük, Denge, Erdem, Cesaret ve Eudaimonianın kendisi. Festivallerin temalarının olması kaçınılmazdır; ancak, festival içeriklerinin temayla bu kadar uyumlu, bağlantılı olması her zaman rastlayabileceğimiz bir şey değildir. Aynı zamanda festivalin görsel iletişimi olarak tasarlanan posterini de çok beğendim. Taç çakranın renginin fonda olduğu ve bana yaşam çiçeğini çağrıştıran tasarımı temayla çok uyumlu buldum. Bu nedenle festival sanat yönetimini içtenlikle tebrik ediyor ve onlara teşekkür ediyorum.

Bu akşam temamız Denge. Sahnede hazırlıklar devam ediyor. Koro provada. Müzik eşliğinde, Maní M. Sigfússon tarafından hazırlanan görsel bir medya show da izleyeceğiz. Bir deneyime ne kadar çok duyu katılırsa etkisi o kadar kapsayıcı olur. Kulağımız, gözümüz ve temaya uygun muhteşem ortamda tüm duyularımızın aktif olacağı bir konser olacak. Konserin ismi, ‘I Eat The Sun and Drink The Rain’. Güneş çok kızgın olduğu zamanlar onu sakinleştirmek için onu yemek istediğim, yağmurda arınmak ve onu kana kana içip kendi kızgınlığımı söndürmek istediğim de doğru. Bu bağlamda başlığa bayılıyor ve heyecanla konseri bekliyorum.

Müzik ve sözler özellikle klasik müziği elektronik müzikle yorumlama, harmanlama ustalarından biri Alman besteci Sven Helbig’e ait. İnsanın aklına değil yüksek benliğine hitap eden sözler ise Animato Korosu’na emanet. Beklenen an geliyor ve konser başlıyor.

O da ne? Oldukça ağır ve melankolik bir ses. Görseller aynı ölçüde yavaş ve soyut. Hem ses hem de görsellerde ara ara lo-fi tekniğine rastlıyoruz. Bütünsel olarak deneyimin açıp insanı davet ettiği kapı sanki bir tavşan deliği. İçime bir rahatsızlık hissi geliyor, bir ürperti, bir tedirginlik, bir yandan bir merak. Ekranda birinin yolculuğu var, sisli puslu, içsel ve derin. Neler oluyor? Beni rahatsız eden şey ne? Dimitri Chatzigiannakis yönetimindeki Koro, çember oluşturuyor, yer değiştiriyor, sakin, dengeli ve akışta. Bir çember dağılıyor, yenisi başlıyor. ‘Ece yaşamında bir döngü kapanıyor, yenisi başlıyor. Rahatsız olman tam da beklediğimiz bir şey, yeni dengen için bir öncekini bozacak ve yenisine uzanacaksın. Bu rahatsızlık yeni dengenin ilk adımı.’

Bir koç olarak insanları sorularımla rahatsız edip onları yeni dengelerini bulmaya motive ederim. Şimdi aynı şeyi hayatın bana bir konserle yapıyor olmasına ancak teşekkür edebilirim.

Yıllardır şunu söylerim. Her şey mikro düzeyde kaos, makro düzeyde ise mükemmel bir denge halindedir. Bitmeyecek gibi görunen bireysel kaosumuzun, denge arayışımızın, başladığı yerde bitip bizi bambaşka birine dönüştüren döngülerimizin, makrodaki mükemmel dengeyi oluşturduğunu fark ettiğimizde, içimizdeki o muhteşem dengeye, dinginliğe ulaşıyoruz. Yaşamın ruhu bizim aracılığımızla kendini var ediyor. Meraklı, heyecanlı, ögrenmeye aç, esnek, akışkan, israfı sevmiyor; diğer yandan, artık işlevsiz olanı da tereddütsüz eliyor. İşlevsiz olan bizim dönüşmesi gereken parçalarımızdan biri olsa bile. Denge, diğer her şey gibi zıddıyla var olmaya devam ediyor. 

Mutluluk, anlam, doyum, bilgelik ya da artık eudaimonia için diyelim yola çıkanlar vardır. ‘Bir bilge var, ona sor’ derler geride kalanlar. Yolcu bilgeye ulaşır, ‘nedir?’ diye sorar ve hiçbir zaman doğrudan yanıt alamaz. Ya bir soruyla, bilmeceyle ya da bir misyonla karşılaşır. Bilge kimsenin tanımına, algısına, kaderine müdahale etmez, sadece ilham olur. Tıpkı bu hikayede olduğu gibi.
Yaşlı kadın;
‘Güneşi yiyorum ve
Yağmuru içiyorum
Ay kadar sessizim’
dedi ve gözlerini kapadı.