Kişisel Marka

Girişimcilik Hayatın Ta Kendisidir

Girişimcilik denince hemen herkesin aklına, ürün veya hizmetten oluşan bir değer paketinin, soyut somut sermaye yatırımı yoluyla taleple buluşturulduğu ticari faaliyetler ortamı gelir. Oysa hayatın kendisi girişimcilikten başka bir şey değildir. Hepimiz birey olarak bir değer paketiyiz. Hayata ve hayatın tüm bileşenlerine karşı bu değer paketini markalayarak maddi manevi kazanımlar için hayat pazarına çıkıyoruz.

Kişi Markandan Girişim Markana

Bu nedenle, kariyerine girişimcilik yolunda devam etmek isteyen kişilerin öncelikle kişi markalarını gözden geçirmeleri ve yeniden yapılandırmaları gerektiğine inananlardanım. Ticari bir girişime dair bir fikir ve ruh, onu doğuran kişinin marka ve vizyonundan ilk etapta bağımsız değildir. Ticari marka, yolda ve zamanla ondan özgürleşip ondan izler taşıyarak kendi kimliğini inşa eder.

Yaşamak başlı başlına Solo Girişimciliktir

Bu Kez Farklı Dinlemeye Var mısın?

Çok bilindik bir hikaye vardır. Huzurlu bir köyde mutlu mesut balıkçılık yapan bir adam hakkında. Kendi kendine yeten sakin bir hayatı vardır adamın. Bir gün şehirden bir iş insanı gelir ve adama balıkçılık işini nasıl büyütüp ticarileştirebileceği ve nasıl para kazanabileceğine dair adım adım bir iş planı yapar. Bizim mutlu balıkçı, ‘eee sonra ne olacak bütün bunlardan sonra?’ diye sorar ve iş insanı da ‘bir balıkçı kasabasında sakin, mutlu bir emeklilik yaşarsın’ diye yanıt verir. Bizimki de ‘sonunda aynı yere, aynı hayata döneceksem, bunlara ne gerek var? diye son noktayı koyar. Dinleyici de ‘her şey para için değil ki, ne güzel yanıt vermiş’ diye balıkçıyı alkışlar. Ben hariç. Bu yazı dinleyenlerin kafasına yeni bir elma düşmesi için, gökten değil, benden olsun.
Evet, her hikaye başladığı yere geri döner ve bu kez hiçbir şey aynı değildir. Bu iş planı gerçekleşse ya da en azından denense, yaşanabilecek zibilyon olasılığa ve bunların yaratacağı etkilere, değişimlere ne olacak peki? Son durak aynı olsa bile çıkılacak yolculuğun getirip götüreceklerine? Böyle hikayeleri dinlerken, genelde bizden ve bütünden götüreceği olumsuzluklara odaklanıyoruz. Kurulacak balık çiftlikleri, fabrikalar, doğa katliamı, zengin olup eşini terk edecek eski balıkçı yeni patronlar filan.
Bu zihniyete sahip kulakların sonucu? Ya siyah ya beyaz deyip terk edilmeyen konfor alanları, çıkılmayan yolculuklar, aman huzur gitmesin diye alınmayan riskler, kötüyü çağrıştırır diye kurulmayan hayaller. ‘Birileri yapsın şu hayatta ne yapacaksa, biz de yancı rollerle keyfimize bakalım.’

Para yerine Vizyon kovala

Rahat Batanların Dünyası

Ya, zamanında bir rahip ‘bahçemdeki bezelyelerin bir kısmını sanırım Tanrı daha çok seviyor, onlar düzgün, sevmediklerini buruşuk yaratmış’ deyip keyfine bakmak yerine ‘neden?’ diye sorgulamasaydı? Ya İstanbul’da adamın biri, başka bir coğrafyada diğer bir delinin çizdiklerine bakıp bakıp kuleden kuleye uçmaya kalkmasaydı? Yine bir deli ‘isterseniz beni on defa öldürün, bu gezegen kendi etrafında dönüyor’ diye işaret etmeseydi? Bunun gibi konforu her tarafına batmış, başkalarına da batırmak için bir dolu risk almış, hayatını ortaya koymuş, aradığı ürün, hizmeti pazarda bulamadığı için ‘iş başa düştü’ diyerek kolları sıvamış birçok girişimci olmasaydı bugün dünya nasıl bir yer olurdu sence? İstersen Norveç’ten gelen somonunu rahat rahat mutfağında yerken de düşünebilirsin.

Hayat Sana ‘Risk Al’ Dediğinde

Yaşam cesurları sever. Korkularına rağmen adım atanları, daha önce denemediklerine çekilenleri, yola çıkmaya hazır olanları, hayatının altının üstünden daha iyi olabileceği olasılığına odaklananları destekler.
Hayatımda çok fazla deneme, farklı yol; kabul gören standartlara göre ise çok az sonuç var. Benimle yola çıkan arkadaşlarımın istikrarlı ve parlak, benimse çıfıt çarşısı gibi bir CV im var. Hepsinden duyduğum şey de aynı, ‘bizim alamadığımız bütün riskleri sen aldın, her zaman kendi yolunu aradın.’

Hepimizin hayata dair bir risk algısı vardır. Değerlerimiz, koşullarımız, sorumluluklarımız elbette bu risk algısına etki eder. Diğer yandan herkesin mutlaka alması gereken riskler vardır ve bu riskler hayat içinde bizi bulur. Kimisi buna kazandıracaklarına odaklanarak ‘fırsat’, kimisi de kaybettireceklerine odaklanarak ‘risk’ olarak bakar. Hayat, bu riskleri mecburiyetten değil, kendi irademizle almamızı bekler. Mecburiyetten alınanlar genelde çok daha fazla zorlar çünkü.

Dünyayı kurtaran insanlar olmamız gerekmiyor, diğer yandan, büyük bir çoğunluk varlığının kelebek etkisinden bihaber yaşıyor. Senin o ‘amaaaan kim uğraşacak şimdi?’ diye küçümsediğin, kaçtığın, ürktüğün şey, ya dünyanın diğer ucunda fırtına koparacaksa ve bu fırtınanın kopması gerekiyorsa? Hayata karşı ve hayata rağmen hayata girişmek, ‘bu huzur ve istikrar beni dünyadaki asıl yerimden edip içten içe beni çürütüyor olabilir mi?’ sorgulamasını gerektirir. İyi gözükeni sorgulamak da hiç kolay değildir.

Sanatçı gibi yarat, mühendis gibi çöz, girişimci gibi davran

Koçluğun bana göre en güzel taraflarından biri insanların konfor alanlarından çıkmalarına vesile olmaktır. Hayata karşı dürtmek, dönüşüm alanlarında huzursuz hissettirmek de koçluğa dahildir. O zaman, konu hakkında sevdiğim soruların listesini de bir sonraki yazıya bırakalım. Bakalım, kimlerin neresine hangi rahat batacak?

Kişisel Marka

Düğününüz mü Var?

Bir düğün dernek sezonu daha geldi bile. Bayram arası molası da kalmadı, şimdiden tüm çiftlere ömür boyu mutluluklar.

İster evlilik, ister doğum günü, ister bir başarı kutlaması olsun, en sadesinden en şatafatlısına mutluluğunuzu nasıl bir etkinlikle paylaştığınız, hazırlık sürecini ve etkinlik anını, sonrasını nasıl planlayıp yönettiğiniz kişi markanız hakkında çok şey söyler. Bu aralar nikah/düğün organizasyonu hazırlığı içinde olanlarla birkaç önemli bulduğum noktayı paylaşmak istiyorum.

SAN Wedding

Parayı Kim Ödüyor?

Malum bu devirde en ufacık kutlama bile ciddi bütçe istiyor ve biliyoruz ki toplumumuzda ailelerin desteği burada sıklıkla devreye giriyor. Bir de üzerine, ‘mürvet görme’ dediğimiz, özünde, fi tarihte takılmış altının tahsilatı mevzusu eklenince, bazen de çiftler istemese bile illa o düğün olacak noktasına gelinebiliyor. Nokta şu ki; organizasyon parasının büyük çoğunluğunu kim veriyorsa halay başı da o oluyor, davul zurnayı çalan da. Kendi aileniz bile olsa, sizi en son 3 yaşında görmüş bilmem kim teyze en başta otururken, ilişkinizi en başından beri takip eden kankanız bir yerlerde kendine zar zor yer bulabiliyor. Bu nedenle çiftlere, özellikle de geline çok iş düşüyor. Bütçenizi baştan ikiniz konuşun, değerlendirin, karşılayabileceğiniz kadarını kendiniz istediğiniz gibi planlayın. Bütçenizde ağırlığı, fotoğraf gibi ‘siz odaklı’ ve ‘kalıcı’ öğelere verin. Bu öyle bir hassas konu ki; açıklıkla söylüyorum, ailelerin en çok birbirine girdiği, bunun çiftlere yansıdığı bir sürece dönüşebiliyor. Hatta gelin tarafının son dakikada beklenmedik ve aşırı maddi taleplerinin işi ayrılığa kadar götürebildiğine şahit oldum. Genellikle gençlik hayalleri ve arzuları ile şekillenen ‘Bir kere olacak bir şey bu, en iyisi olsun, şimdi olsun’ düşüncesi sizi ağır bir diyet ödemeye mahkum etmesin. Ertelenen hazzın bereketi ve etkisi daha bol olur. Evlilik, bir gecelik çiçek böcek eğlence değil. Zaten, ‘bir kere olacak’ diyorsanız, ömürlük yol olduğuna inanmışsınızdır. Kendi paranızın yettiğini yapın, ileride en güzelini yine kendiniz yapın.

Gerçekten Kimleri Yanınızda İstiyorsunuz?

Bütün bu tantananın arkasında tek bir şey var. İki insanın birbirine sözü. Bu kadar. Bu sözü verecek olmaktan mutluysanız, sonuna kadar eminseniz bunu içtenlikle sizinle paylaşacak, mutluluğunuzdan mutlu olacak insanları davet edin. Kimseyi eğlendirmek gibi bir sorumluluğunuz, zorunluluğunuz yok. Halayı gelen Kanye West konserine gitsin. En iyisini de yapsanız bir sürü insan bir sürü şey hakkında boş boş konuşacak. Mutluluk balonunuza temiz, güzel enerjileri alın. Farkındayım heyecanlısınız ve bunu ilan ederken siz de eğlenmek, coşmak istiyorsunuz. Bundan daha doğal bir şey de yok. Diğer yandan, toplumumuzda hala daha LCV (lütfen cevap veriniz) kültürünün yerleşememesi, çiftlerin çok yakın çevresi hariç insanların birçoğunun bunu bedava bir yeme içme eğlence olarak görüp ‘o gün gelsin bakarız’ düşüncesiyle rahat hareket ettiğini, arkadaş çevrelerinden bile insanların ‘kesin ordayız abi’ deyip gerekçesiz gelmediğini, boş kalan yerlerin parasının boşu boşuna mecburen ödendiğini, yanıt vermeyenlerden son dakika gelip masa arayanların olduğunu defalarca gördüğüm için diyorum ki; bırakın kimlerin ne gönül koyacağını siz sınırınızı koyun. Kendi gidemeyeceği için davetiyesini çiftle hiç ilgisi olmayan komşularına verenler var desem? Evet, var artık!

Gelinlik Mevzusu

Gelinlik, hayali en çok kurulan, üzerine en çok konuşulan mevzulardan biridir ve  damatların bu konuda çoğunlukla fikri alınmaz bile. Bütün kızlar toplaşır, ‘şöyle olsun, böyle olsun ayyy bu da çok güzeeeel’ diye neşeli, heyecanlı sohbetler başlar. Trendler, stiller, kumaşlar ne çok detayı vardır. Gelinlerin en hassas olduğu konulardan biridir, en ufacık bir şeyi içine sinmediği için gününü kendine zehir eden gelinler de gördüm.

Gelinlik ve damatlık özünde ritüel kostümleridir, özen ister. Bana göre bu kostüm çiftlerin kendilerinden önce birbirleri için giydikleri bir şey olmalıdır. Birçok damat, gelinlik içinde gördüğünde ona bir kez daha aşık olduğunu itiraf etmiştir. O ilk an, fotoğrafçıların en sevdiği, en beklediği karelerden biridir. Damada sürpriz olması konusunda ben de aynı yerdeyim; diğer yandan, onun istek ve zevkinin devre dışı bırakılmasından yana değilim. Normalde tarzınıza karışmayan bir damat o gün dekolte istemeyebilir veya tam tersi siz sade bir şey düşünürken o cümle alame ne kadar güzel bir kadınla evlendiğini göstermek için dikkat çekici bir şey hayal edebilir. Duvak konusundaki fikrini bilin, hiç beklemediğiniz adamlar için bile bu önemli bir detay olabiliyor. Gelinler, damatlara sizi nasıl bir şeyin içinde hayal ettiğini sorun. Onu yakından tanıyan ve  son dakikada ortalık karıştırıcı görümce rolünü oynamayacak bir kadın kankasını, gelinlik seçim, dikim, alım, prova neyse aşamasına dahil edin. Ve elbette uyumlu bir çift olun. Klasik elegant, çağdaş trendy, sade naif, çılgın sıradışı çift olarak nasıl bir markanız varsa o gün tam da öyle görünün. Sizi gördüklerinde ‘kendileri gibi’ desinler.

Damatlar

Size de sözüm olsun. Bu çiçek, şeker, davetiye, renkler, dekorasyon filan biliyorum çoğunuzun pek ilgisini çekmiyor.  ‘Parasını bileyim, o kafasına göre seçsin’ demeyin. En azından nasıl gittiğini, kararsız olduğu durumlarda fikrinizi söyleyebileceğinizi, seçtiklerine bakmak istediğinizi belirtin, sorun, ucundan ilgilenin. Uyarıyorum, o gün gelir, gelin masadaki çiçeğin renginin tonuna takar, suratını asar, ne olduğunu anlamazsınız bile.

Son olarak, ayakkabıların altına Raye de yazalım olur mu? Onunki ve benimki kocalıkta neye takıldı bilemem de, bilenler bilmeyenler için ‘Where is My Husband?’ (Kocam nerede? 👀) şarkısıyla gayet eğlenceli düğün dansı koreografileri, çeşitli mizansenler hazırlanabilir bence. Tamam, sustum 🌞

Kişisel Marka

Şeytan ya Markadan Vazgeçerse?

Şeytanın ne giydiğinden ziyade hangi ayrıntılarda gizlenmeyi tercih ettiğine önem veren biri olarak işin moda kısmını bilgilisine ve ilgilisine bırakıyorum. Ben filmde geçen ve dikkatimi çeken başka markalar üzerine konuşmak niyetindeyim. Moda ile ilgili düşüncelerimi, bir başka film olan ‘Moda’ da Angelina Jolie’nin canlandırdığı Maxine Walker karakteri yerinde özetliyor. ‘Faydasız ve Gerekli’. Ðönelim şeytanın gardırobuna.

McKinsey & Company

Bu marka, hiçbir yerde hiçbir zaman ‘öylesine’ geçmez. Hikmeti nedir diye araştırdığınızda, lüks moda sektörü hakkında hazırladığı raporlara kolaylıkla ulaşmanız mümkün. Pandemi (2020) yılı hariç parlak geçirdiği dönemi geride bırakan sektör için 2025 ve 2026 yılı değerlendirmelerinde, sektörün büyüme oranlarının düştüğü belirtiliyor. Ekonomik belirsizlikler ve oynaklığa bağlı olarak müşterinin fiyat duyarlılığının artması, lüks harcama grubunun yaş alması ve yeni neslin tüketici davranışlarındaki değişiklik sektörün önündeki en temel başlıklar. Evet, o yeni yetme danışmanlar bir şekilde sektör temsilcileri ile bir araya geliyor.
Haute Couture dan Perakendeye… Emily’lerden biri, moda sektöründe ticari olarak para kazandıran kısmın, perakende tarafı olduğunu, bunun için ‘ayırt edici’ logolar, desenler, tasarımlar yaratıldığını açıkça ifade ediyor. Lüksün ‘Fiyat odaklı markalama’ sı aynı zamanda kontrollü bir ‘çakma pazar’ını da beraberinde getiriyor. Bu çakma pazar hem kendi ekonomik rakamlarını oluşturuyor hem de kendi arasında segmentlere ayrılıyor. Diğer Emily’nin sokakta satılan saatleri gördüğünde muzipçe gülümsemesini hatırlayan? Filmde geçen diğer unsur, bol sıfırlı etiketlerin ikinci el piyasasında nasıl uygun bir fiyata dönüştüğü. Lüks modayı, yatırımlık ve koleksiyonluk özel üretim parçaları hariç, sürdürülebilir ekonomik değer üretmediği için ‘faydasız’ olarak nitelendirdiğimiz nokta da tam olarak burası. Raporlara göre sektörün büyümesi yavaşlarken ikinci el piyasası daha hızlı büyüyor ve bu piyasaya hakim, çok iyi cirolara sahip online satış platformları var. Sektör markalarının bunlara ek olarak kendi yönetiminlerinde başka bir satış platformu oluşturmak gibi bir seçeneği de olabilir. Outlete olan ilgiyi de dikkate alırsak doğrudan markaların yönettiği ikinci el piyasasında daha yüksek fiyatlama da olası, X kişisinin kullandığı gibi ibarelere rastlamak da. Hazır kelepirken toplasanız mı acaba?

Fotoğraf, Eyüpcan Timur

New York

Ben bu filmdeki kadar cilalanmış bir New York görmedim. En basit yapımda bile bu şehir gerçekçi yanlarıyla gösterilir. Bir trafikte sıkışma hali, bir köşede evsizler, bir kaotik, zorlayıcı tarafa görsel atıf illaki olur. Eğer yeni belediye başkanını siyaset arenasında daha çok duyacaksak bilemem, bu da, bu yazının konusu değil. Dilerim, gökdelen piyasasında da bir daralma yoktur, zira dünya ekonomisi bir emlak krizini daha kaldıramaz. Özetle, en bilinen, en önde gelen finans merkezlerinden biri olarak şehir diyor ki; gökdeleniniz çöl yerine Central Park manzaralı olsun. Anlayana. Finans dediğimiz ‘akıllı para’ değer üreten yere yatırım yapıp kazandıkça harcayacak yer arar. Lüks sektörü de bu yerlerden biridir. Moda için ‘gerekli’ dediğimiz yer de burasıdır.

Milano

Şehir, İtalyan kusursuz estetik ve tasarım anlayışının öncü markalarından biri. Çok iyi tasarlanmış, çok iyi planlanmış, çok iyi inşa edilmiş ve çok iyi korunmuş. Podyum gibi şehir, çık ve şık caddelerinde kendi stilinde yürü. Diğer yandan, bana göre, bir o kadar da gerçekle arasına mesafe koymuş bir atmosfer. Benim şehirde en samimi ve en yaşam dolu bulduğum nokta, eski postaneyi ele geçiren Starbucks olmuştu. Tüm Avrupa turist fazlalığından şikayet ederken Milano, ‘paçoz turist istemiyoruz, kendinize çeki düzen verin yoksa şehir vergisi, konaklama vergisi üstüne bir de dress code isteriz’ demiş olabilir mi? Onu da meraklısı çözsün.

Lady Gaga

Kafasının dikine değil ruhuna paralel giden Lady Gaga’nın moda dünyasıyla çatışması, zamanla kendi tarzını kabul ettirirken sivriliklerini de törpüleyen halini düşününce kişi markası olarak gayet isabetli bir seçim olmuş. Aynı zamanda sektördeki bağımlılıkların ilişkileri nasıl yönlendirdiğine kısa ve net bir vurgu yapmış.

Peki, sevgi kelebeği Emily Andy olabilmiş mi? Bana göre Miranda hakkında o kitabı yazsaydı, evet. Sonuç olarak mutlu görünüyordu, kararına saygı duyalım.

Özetle, lüks moda, bu sefer kendisinin başlatıp yönlendirmediği bir trendin kendisini de etkilediğini fark etmiş durumda ve tüm bileşenleri ile kendini yeniden konumlandırma çalışmalarına başlamış bile. Mesele filmin hasılat rakamı değil yani, reklamcı payını almış görünüyor. Mesele bundan sonra o yeni yetme danışmanların sektöre nasıl bir yol haritası çizeceği. Eh napalım, bunu da, bize, ‘şekerim öyle yaka mı kaldı, paça mı kaldı, değiştir artık şu dolabını’ dediği günlere saysın.

Kişisel Marka

E Ben de Böyleyim

Bu sayfa, her şeye rağmen kendi olma yolunda bedel ödeyenlere ve ödemeye hazır olanlara biraz ilham, biraz cesaret, biraz soru işareti bırakmak için var. Öyle bedeller ki; dışarıda izleyenlere başka, içeride ödeyenlere bambaşka yansıyor. Sert eleştirilere, etiketlenmelere bir o kadar da koyu taraftara yol açan bedeller ve sonunda gelen Kişi Markası.

Son dönemde bir markamız yine gündemde. Önce, Getir Finans reklamlarında hatırlattı bize kendini, tam da kendi tarzıyla. Kim demiş finans işleri sıkıcıdır diye. Düşünenlerin fikrine sağlık. İtirafıma gerek yok sanırım, Teoman, benim çok beğendiğim ve hayatımın her döneminde oldukça çekici bulduğum bir adam, marka ve sanatçı. Yapay zeka bile onun şahsına münhasır bir kişi olduğunu kabul etmiş durumda. Kadın arkadaşlarımla ‘ahh Teo…’ deyişlerimizi hala hatırlıyorum.

Hayranları, onun insanlardan kaçışını gizemli bir rol olarak okumadı hiç. Neler yaşadığını yazıp söylediklerinden çözmeye çalıştı. Bir yanıyla da onu rahatsız etmeye çekindiğinden tam çözülememiş bulmaca kıvamında kucakladı onu. Çok az anlaşılıp bu kadar çok insana dokunabilmeyi isteyip istemediği hala muamma olsa da başardı. Kalemini kıskandığım nadir söz yazarlarından biridir benim için ayrıca.

Şu aralar, ‘Teoman Şarkıları’ projesi ile gündemde. Her hafta sevilen şarkılarından birini bir başka sanatçı seslendiriyor. Saba Tümer’le yakın zamanda bir söyleşisi vardı. Ben çok eğlenerek izledim, kaçıran hayranlarına öneririm. Ticari bir amacı olmayan bu proje için Teoman, ‘Ben bu şarkıları, batı tarzında çaldım söyledim, istedim ki onlar da kendi tarz ve kitleleriyle bu şarkıları paylaşsın.’ Bir sanatçı olarak ürettikleriniz içinize her anlamda tam olarak siniyorsa, zaten artık o üretimin sizden bağımsız bir yolu, bir kimliği olduğu gerçeğini de kabul edersiniz. Bu projeden bahsederken ‘N’apim Tabiatım Böyle’ şarkısını Serdar Ortaç’a nasıl verdiğini anlattı. Ona daha çok yakışacağını düşünmüş. Hal halden, münhasır münhasırdan anlar durumu.

Serdar Ortaç da bir kesim tarafından yıllarca küçümsendi, hakaretlere varan tepkilerle karşılaştı. Onu dinleyenlerle de az alay edilmedi. Ben bir zamanlar her yazın başında acaba bu sene hangi şarkıyı patlatacak diye bekleyenlerdendim. Bana göre popcorn modunda, yani sahil kenarında yağlı, tuzlu ve sıcaktan patlamış haldeyken en iyi O gidiyordu. Keşke yine yapsa da dinlesek.

N’apim Tabiatım Böyle’yi de öyle bir içten öyle bir kendince söylemiş ki; bayıldım. Çok yakışmış. Özlemişim. Şarkıyı Teoman’la birlikte bitirmişler, belli ki ikisinin de içine sinmiş. ‘İster beğenin isteeeerr beğenmeyin, biz böyleyiz ve nasıl yanıp bittiğimizi bir biz biliriz.’ demişler adeta.
Tüm tabiatı elalemi rahatsız edenler bir ara dinlerler artık.

Kişisel Marka

Jay Kelly Olabilmek

Bu yazıyı yazıp yazmamak arasında gidip gelirken iki şey beni yazmaya davet etti. İlki film üzerinden yalnızlık okuması yapanların çokluğu, ikincisi Mirgün Cabas’ın Özgür Bolat’ın mutluluk üzerine yeni kitabını konuşurken fark ettiğim bir olgu. “Deneyimi paylaşmak, deneyimin kendisi kadar kıymetli ve mutluluk unsuru.” Bu sayfanın amacı, kişi markası olabilmenin temelinde kendini gerçekleştirmek olduğunu olabildiğince paylaşmak ve bana göre film de buna oldukça güzel bir örnek.

Filmin açılışını Slyvia Plath yapıyor. ‘Kendin olmak çok büyük sorumluluk. Başkası veya hiç kimse olmak çok daha kolay.’

Film, öncesinde haberdar olduğum, beklediğim bir şey değildi. Platforma o gün eklenmişti ve içinde George Clooney ile Adam Sandler olması benim için yeterliydi. Vasat bir sinema sanatı çıktıları tüketicisi olarak her zaman bir filmin bana neremden, nasıl, ne kadar dokunduğuyla ilgilendim ve bu güçlü alıntı ile başlayan film beni ilk andan sarmıştı bile.

Bir Hollywood yıldızının tutkusu, hayali üzerinden şekillenen hayatına bir gözlemci olarak yeniden bakması ve bizi de buna dahil etmesi. Ben izlerken, kahramanın hayatındaki dönüm noktalarında sadece olanın verildiğine şahit oldum ve yeniden gözlemleyenin bu noktaları irdelerken seyirciden; pişmanlık, mağduriyet, onay, empati beklediğine değil. Tam da bu nedenle;
~ kendini gerçekleştirmenin kendine bile meydan okumak olduğuna,
~ kendine, özüne ve potansiyeline her ‘evet’ deyişin sevdiklerini bile kaybetme riski sunduğuna,
~ olma potansiyeli taşıdığın kişi olmanın toplumsal kabuller, normallerden çok daha büyük bir planın parçası olduğuna
şahit oldum.

Derin ve anlamlı bağlar kurma ihtiyacında olan sosyal varlıklarız. Diğer yandan kendimizi gerçekleştirmek gibi çok büyük bir sorumluluğumuz var. Kurduğumuz bağlar üzerinden rollerimiz var; eş, dost, ebeveyn, çalışan. Bu rollerin merkezinde biz varız ve rollerimizi olabildiğince iyi oynamamız bekleniyor bizden. Ya biz? Biz kendi olma rolümüzü ne ölçüde iyi oynamayı önceliyoruz? En zoru da bu değil mi? Kendimizi oynamak. Jay şöyle sorguluyor bunu trende normal insanların arasında bir yıldız olarak dolanırken ‘bu insanları tanımadan, onlara temas etmeden onları nasıl oynayabilirim?’ Ya kendimize yakın olmadan, ona yakınlaşmanın bedelinin çoğu zaman diğerlerinden suni bir uzaklaşma olduğunu fark etmeden kendimizin rolüne nasıl bürüneceğiz?

Ben izlerken kariyeri uğruna yalnızlaşmış bir Jay Kelly görmedim. Küçük kızı Daisy nin de sıklıkla tekrarladığı gibi, o her yalnızım dediğinde ‘hayır yalnız değilsin’ demesine içtenlikle katılıyorum. Kendine yakın durmak kadar doyurucu bir bütünlüğe karşı, kendine uzak olmanın yol açtığı boşluğu insanlarla doldurma çabasını hangi farkındalık tercih eder ki?  Ben eşini, çocuklarını, aile yaşamını hiçe saymış sevgisiz bir Jay Kelly de görmedim. Derin bağların her zaman fiziksel ve zamansal yakınlık, birliktelik ile ifade edilmediğini ve kendini sorgularken samimi bir çabayla empati bekleyen babayı gördüm. Ben babasından onay bekleyen bir Jay Kelly görmedim. Oğlunu olduğu gibi kabul edemeyen bir baba olmanın her şeyden önce kendisine yük olduğunu sezen ve buna üzülen bir evlat gördüm. Ben aynı hayale sahip bir arkadaşına ihanet eden birini de görmedim. Tutkusu için önüne gelen fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeyi bilen bir profesyonel gördüm. Ben menajerine kazancından pay alan bir iş ortağı muamelesi yapan bir Jay Kelly görmedim. Başarısına aynı zamanda dostane katkısı olduğunu bilen, gören bir Jay gördüm.

İnsanları seçimler yaparak kendinden uzaklaştıran bir Jay Kelly değil, onun istedikleri, bekledikleri Jay olmadığı için onun hayatından uzaklaşmayı seçen insanlar gördüm. Jay Kelly’nin varlığını, sadece, onun yokluğunda fark edebilen insanlar. Ve her kavşakta kendi rolünü önceliklendirip oynadığı için başarılı olan bir oyuncu gördüm.

Bir kere daha mı Jay? Hayır, benim izlediğim kadarıyla her sahne tam da olması gerektiği gibiydi. Kendin olabilme sorumluluğu alma cesaretin için teşekkürler ve tebrikler.