Kişisel Marka

Girişimcilik Hayatın Ta Kendisidir

Girişimcilik denince hemen herkesin aklına, ürün veya hizmetten oluşan bir değer paketinin, soyut somut sermaye yatırımı yoluyla taleple buluşturulduğu ticari faaliyetler ortamı gelir. Oysa hayatın kendisi girişimcilikten başka bir şey değildir. Hepimiz birey olarak bir değer paketiyiz. Hayata ve hayatın tüm bileşenlerine karşı bu değer paketini markalayarak maddi manevi kazanımlar için hayat pazarına çıkıyoruz.

Kişi Markandan Girişim Markana

Bu nedenle, kariyerine girişimcilik yolunda devam etmek isteyen kişilerin öncelikle kişi markalarını gözden geçirmeleri ve yeniden yapılandırmaları gerektiğine inananlardanım. Ticari bir girişime dair bir fikir ve ruh, onu doğuran kişinin marka ve vizyonundan ilk etapta bağımsız değildir. Ticari marka, yolda ve zamanla ondan özgürleşip ondan izler taşıyarak kendi kimliğini inşa eder.

Yaşamak başlı başlına Solo Girişimciliktir

Bu Kez Farklı Dinlemeye Var mısın?

Çok bilindik bir hikaye vardır. Huzurlu bir köyde mutlu mesut balıkçılık yapan bir adam hakkında. Kendi kendine yeten sakin bir hayatı vardır adamın. Bir gün şehirden bir iş insanı gelir ve adama balıkçılık işini nasıl büyütüp ticarileştirebileceği ve nasıl para kazanabileceğine dair adım adım bir iş planı yapar. Bizim mutlu balıkçı, ‘eee sonra ne olacak bütün bunlardan sonra?’ diye sorar ve iş insanı da ‘bir balıkçı kasabasında sakin, mutlu bir emeklilik yaşarsın’ diye yanıt verir. Bizimki de ‘sonunda aynı yere, aynı hayata döneceksem, bunlara ne gerek var? diye son noktayı koyar. Dinleyici de ‘her şey para için değil ki, ne güzel yanıt vermiş’ diye balıkçıyı alkışlar. Ben hariç. Bu yazı dinleyenlerin kafasına yeni bir elma düşmesi için, gökten değil, benden olsun.
Evet, her hikaye başladığı yere geri döner ve bu kez hiçbir şey aynı değildir. Bu iş planı gerçekleşse ya da en azından denense, yaşanabilecek zibilyon olasılığa ve bunların yaratacağı etkilere, değişimlere ne olacak peki? Son durak aynı olsa bile çıkılacak yolculuğun getirip götüreceklerine? Böyle hikayeleri dinlerken, genelde bizden ve bütünden götüreceği olumsuzluklara odaklanıyoruz. Kurulacak balık çiftlikleri, fabrikalar, doğa katliamı, zengin olup eşini terk edecek eski balıkçı yeni patronlar filan.
Bu zihniyete sahip kulakların sonucu? Ya siyah ya beyaz deyip terk edilmeyen konfor alanları, çıkılmayan yolculuklar, aman huzur gitmesin diye alınmayan riskler, kötüyü çağrıştırır diye kurulmayan hayaller. ‘Birileri yapsın şu hayatta ne yapacaksa, biz de yancı rollerle keyfimize bakalım.’

Para yerine Vizyon kovala

Rahat Batanların Dünyası

Ya, zamanında bir rahip ‘bahçemdeki bezelyelerin bir kısmını sanırım Tanrı daha çok seviyor, onlar düzgün, sevmediklerini buruşuk yaratmış’ deyip keyfine bakmak yerine ‘neden?’ diye sorgulamasaydı? Ya İstanbul’da adamın biri, başka bir coğrafyada diğer bir delinin çizdiklerine bakıp bakıp kuleden kuleye uçmaya kalkmasaydı? Yine bir deli ‘isterseniz beni on defa öldürün, bu gezegen kendi etrafında dönüyor’ diye işaret etmeseydi? Bunun gibi konforu her tarafına batmış, başkalarına da batırmak için bir dolu risk almış, hayatını ortaya koymuş, aradığı ürün, hizmeti pazarda bulamadığı için ‘iş başa düştü’ diyerek kolları sıvamış birçok girişimci olmasaydı bugün dünya nasıl bir yer olurdu sence? İstersen Norveç’ten gelen somonunu rahat rahat mutfağında yerken de düşünebilirsin.

Hayat Sana ‘Risk Al’ Dediğinde

Yaşam cesurları sever. Korkularına rağmen adım atanları, daha önce denemediklerine çekilenleri, yola çıkmaya hazır olanları, hayatının altının üstünden daha iyi olabileceği olasılığına odaklananları destekler.
Hayatımda çok fazla deneme, farklı yol; kabul gören standartlara göre ise çok az sonuç var. Benimle yola çıkan arkadaşlarımın istikrarlı ve parlak, benimse çıfıt çarşısı gibi bir CV im var. Hepsinden duyduğum şey de aynı, ‘bizim alamadığımız bütün riskleri sen aldın, her zaman kendi yolunu aradın.’

Hepimizin hayata dair bir risk algısı vardır. Değerlerimiz, koşullarımız, sorumluluklarımız elbette bu risk algısına etki eder. Diğer yandan herkesin mutlaka alması gereken riskler vardır ve bu riskler hayat içinde bizi bulur. Kimisi buna kazandıracaklarına odaklanarak ‘fırsat’, kimisi de kaybettireceklerine odaklanarak ‘risk’ olarak bakar. Hayat, bu riskleri mecburiyetten değil, kendi irademizle almamızı bekler. Mecburiyetten alınanlar genelde çok daha fazla zorlar çünkü.

Dünyayı kurtaran insanlar olmamız gerekmiyor, diğer yandan, büyük bir çoğunluk varlığının kelebek etkisinden bihaber yaşıyor. Senin o ‘amaaaan kim uğraşacak şimdi?’ diye küçümsediğin, kaçtığın, ürktüğün şey, ya dünyanın diğer ucunda fırtına koparacaksa ve bu fırtınanın kopması gerekiyorsa? Hayata karşı ve hayata rağmen hayata girişmek, ‘bu huzur ve istikrar beni dünyadaki asıl yerimden edip içten içe beni çürütüyor olabilir mi?’ sorgulamasını gerektirir. İyi gözükeni sorgulamak da hiç kolay değildir.

Sanatçı gibi yarat, mühendis gibi çöz, girişimci gibi davran

Koçluğun bana göre en güzel taraflarından biri insanların konfor alanlarından çıkmalarına vesile olmaktır. Hayata karşı dürtmek, dönüşüm alanlarında huzursuz hissettirmek de koçluğa dahildir. O zaman, konu hakkında sevdiğim soruların listesini de bir sonraki yazıya bırakalım. Bakalım, kimlerin neresine hangi rahat batacak?

Bir yanıt yazın