Genel

Seven Bir Kadının 3 Belirgin Tutum ve Davranışı

Şimdi de seven kadının dünyasında neler olup bittiğine bakalım mı?

Otomatik Kız Çocuğu Moduna Geçiş

Kadınların o çocuksu neşesi uzun zamandır kayıp farkında mıyız? Etrafta birçok alımlı, bakımlı, başarılı kadın var. Peki ya, cıvıl cıvıl, akışta olan dişil enerji? Erkeklerin de en çok ‘nerede?’ diye aradığı. Genel olarak bir hırçınlık, bir savunma hali. Şikayet, dedikodu ve alışveriş arasında gidip gelme durumu, eşlik eden gergin kahkahalar. Bastırılan, göz ardı edilen bir kız çocuğu var içerlerde, duvarların ardında bir yerlerde. Naif, oyuncul, konuşkan, şefkatli, biraz çekingen, kırılgan. Ağzından girip burnundan çıkarak istediğini yaptıran, tatlı dilli, güler yüzlü, oluş halinde bir kız çocuğu. Kadının hangi yaşta olursa olsun göstermek isteyip de saklamak zorunda kaldığı yanı.

Kadın sevdiğinde ise; bu kız çocuğu, sağlıklı bir eril enerjinin varlığıyla güvenle, usul usul ortaya çıkar. Kadın tüm tuhaflıklarını, beceriksizliklerini sevdiğine açar. Şımarır, nazlanır, cilve yapar ve kendini duygusal, zihinsel, fiziksel olarak almaya açar. Başka hiç kimsenin yanında olmadığı bir hale bürünür. Ay, dişil enerjinin sembollerinden biridir. Kendi ritmiyle kendi etrafında dönüp dururken Leyla gibi dünyanın etrafında da döner durur ve bu sarhoşluğundan gayet de memnundur. Seven kadın kendini çok çabuk belli eder. Kedi gibi sokulur, ‘canım bir şey istemiyor’ deyip adamın tabağından patates tırtıklar, kek 3 mm eksik kabardı diye mızmızlanır, bir anda elinde bir kavanozla gelip ‘hayatım bununla aranızda ne geçti bilmiyorum da açılmak için güçlü kollarını isteyip durdu’ diyebilir. Adamın her sözüne kıkırdar, öyle ki; adam kendini dünyanın en komik insanı filan sanır. Doğaldır, sıcaktır, güvendedir. Birbirlerini seven, mutlu bir çift olduklarını bu haliyle kadın dış dünyaya ilan eder. Bu neşe ve heyecan ister istemez çevrelerine de yayılır.

Fotoğraf: Alex Green

Kıyaslamayı Bitirir ve Netleşir

Seven kadın seçimini yapmış, kararını vermiştir. Bundan sonra ‘yan mağaradaki adam bizon getirmiş benimki hala koyunla uğraşıyor, şunlar tatile nerelere nerelere gitmiş biz bu sene de evdeyiz’ gibi kendine ve etrafına şikayetlerde bulunmaz. Adamın arabasının markasıyla değil, onu dikkatli kullanıp kullanmadığı ile ilgilenir. En başından sevdiği adamın koşul ve potansiyelini bilerek onun yanında durmuştur. Birçok kadının yanılgısı olan ‘nasıl olsa ben onu değiştiririm’ düşüncesinde değildir. Tam tersine erkeğin henüz açığa çıkmamış bir potansiyeli varsa adamın bunu fark etmesini sağlayarak adamın kendi çaba ve iradesiyle dönüşmesine vesile olur. Bu süreçte onu destekler.

Sınırlarını En Baştan Koyar ve Kendi Merkezinde Durmaya Devam Eder

Seven kadın kontrol etme, karışma, kısıtlama ihtiyacında olmaz. Özellikle ‘sadakat’ konusunda kendisini nelerin tedirgin ve rahatsız ettiğini net bir şekilde ifade eder. Bu sınırlar aşıldığında adamın neler kaybedeceğini açıkça belirtir. Seven kadından ‘benimki hayatta yapmaz, hele bir yapsın’ gibi ucuz söylemler duymazsınız. O bunun yerine ‘yapabilir, bilemem, kontrol edemem, yaparsa muhtemel sonuçlarından haberdar’ der. Sevilen bir erkekten de ‘hanım izin vermez ki, aman duymasın, o olmasa’ gibi mecburiyet çıkmazından s.o.s ler duymazsınız. Seven ve sevilen bir adam çevresine ‘hayatımda özel bir kadın var’ enerjisini her şekilde yayar. Dışardan gelen yeni, farklı, flörtöz bir enerji ne kadar çekici olursa olsun, adam bunu öyle bir şekilde karşılar ki; o enerji neye çarptığını anlamaz. Adam bunu sevgilisinden çekinip korktuğu için değil, doğallıkla ilişkiye olan saygısından kendi iradesiyle yapar.

Seven kadın haklı değil, mutludur. Kendini mutsuz eden durumlar karşısında ‘haklısın’ geçiştirmesinin haricinde anlamlı bir değişim görmediğinde gider.

Kadın, dişil enerji, oluş halidir, olasılıkları yaratandır. İçerden güçlü dışardan kırılgandır. Sevgi bir kadının içsel zengin dünyasının dış dünyada görünür olmasını sağlar.

Her iki yazıda bahsedilen, seven erkekle seven kadının davranışları yüksek EQ – Duygusal Zeka – seviyesiyle ilintilidir ve bunun biyolojik yaşla bir ilgisi yoktur. Bu boyutta ilişki yaşayan yaşça genç çiftler de vardır, olgun yaşa gelip Paris gibi ‘gördüm, beğendim, kaçırdım, gerisine bakacaz artık’ diyenler de vardır.

Sağlıklı, uzun süreli ilişkiler iki yarım insanın bir araya gelmesiyle oluşmaz. Sevgi yalnızlığı tamamlamaya gelmez. Sevgi, hali hazırda kendi içinde tam ve bütünlüğü yakalamış insanların ilişki aracılığıyla bu tamlığı paylaşıp çoğaltması için vardır. Kış Günlüğü adlı otobiyografisinde Paul Auster, eşiyle karşılaşma anı için şuna benzer bir şey söyler. ‘Güzelliğinden gözlerimin kamaşması geçtiğinde gördüğüm kadın o kadar tam ve bütündü ki bana tamamlayacak hiçbir şey bırakmamıştı’. Yıllar önce bu cümleye hayran kalmıştım hala daha da bir insanın karşı cinsten alabileceği en güzel övgü olduğunu düşünüyorum.

Özetle, daha da insan olmak için, tekamül etmek için sevin, sevilin.

Genel

Shakira Bizi Stada Götür

Söylentilere göre, 2026 Dünya Kupası için FIFA’nın resmi şarkı olarak Jelly Roll ve Carín León’un seslendirdiği Lighter şarkısını ilan etmesi ve şarkının yeterince etkileşim almayıp sert eleştirilere maruz kalmasının ardından FIFA, ‘Yetişşş Shakira’ demek durumunda kalmış. Normalde danışma kurulunda yer alacak olan Shakira kolları sıvarken Ed Sheeran’ı da arayıp şarkıyı birlikte yazmayı teklif etmiş ve O da ‘Dünya için bir şey yapmanın hayali olacağını’ belirtip yazarlar arasına katılmış. Shakira, Dai Dai şarkısının öncelikle dayanıklılık ve azme vurgu yaptığını belirtiyor. Kısıtlı imkanlarla bile olsa Coachella’daymış gibi eğlenen, dans eden bir grup çocuğun dans videosunu görünce de, çocukluğu ve Kolombiya’daki yokluk içinde olan mahalleler aklına geliyor, ‘Global sahne sadece kaynakları ve imkanları olanlara değil, çıplak ayakla kirli bir zeminde dans eden çocuklara da açık olmalı’ diyerek onları şarkının videosuna dahil edip onlarla birlikte çıplak ayakla dans ediyor. Şarkının tüm telif gelirleri de FIFA Küresel Vatandaş Eğitim Fonu’na aktarılıyor.  

İnsanlar Shakira ile Dünya Kupası arasında kurulan bu bağı merak ediyor. Yıllar ve futbola dair ne efsaneler geldi geçti o hala futbolun kendisi gibi zamansız ve yerinde.  Vogue Dergisine göre, Mariah Carey nasıl Christmas’a sahipse Shakira da Dünya Kupası’na sahip. Dergi, bunu geçtiğimiz günlerde kendisine sormuş. Shakira’nın yanıtı son derece yalın. ‘Müzik ve futbol kasları harekete geçiriyor, ikisi de insanlardaki tutkuyu uyandırıyor, tutku ortak nokta’ diye yanıt veriyor. Peki neden her müzik değil de onun müziği tutkuyla kaslarımızı harekete geçiriyor?

Bundan 25 sene kadar önce bir kariyer günleri etkinliğinde konuşmacılardan biri Fatih Terim’di. İzleyicilerden bir kadın ona, ‘Birçok farklı dalı varken neden ülkemizde spor denilince sadece futbol akla geliyor ?’ diye sormuştu. Kadının üstenci bir yaklaşım ve hangi niyetle bu soruyu sorduğunu elbette yakalayan Terim, hiç bu topa girmemiş ve şöyle söylemişti. ‘Çünkü futbol basittir, kuralları basittir, anlaması basittir, aptallar ve cahiller de kolaylıkla takip edebilir’. Hayatında en az bir kere stada konser için değil de futbol izlemeye gitmiş biri bilir ki; tribünlerde sosyal sınıf yoktur, eğitim seviyesi yoktur, renkler vardır, hoplayarak zıplayarak söylenen marşlar eşliğinde yuvarlanan topun peşinde koşan adamlar vardır. Amaç bellidir, ortam basit ve ilkeldir, tutkulu, coşkuludur. O an orada geri kalan her şey unutulur, insanlar takımları gol attığında kendileri nihayet hayata gol atmışcasına sevinir, şuursuzca bağırır, birbirine sarılır. Futbolun düzeni basittir, taşlarla kale yap, isterse topun patlak, ayağın çıplak olsun. Futbol yoksul, yoksun mahallelerin umududur, efsane olabilme şansıdır, temel ve ilkel dürtülerin oyunsal dışa vurumlarından biridir. Bana kalırsa Shakira’nın ‘tutku’ dediği nokta da burasıdır.

Fotoğraf: Nikita Grishin

‘Shakira hakkında söylenen ya da söylenmeyen hiçbir şey, onun büyük ve durdurulamaz bir sanatçı olarak yolunu değiştiremez.’ diyor García Márquez onun için. Shakira, çocuk yaşta besteler yapmış, sesi keçiye benzetildiği için okul korosunda yer bulamamış, oryantal dansı çocukken Lübnan kökenli babaannesinden öğrenip kalçalarında sanki hiç kemik yokmuşçasına her kasını istediği gibi hareket ettirebilmek için yıllarca deli gibi çalışmış, enerjisini her daim korumuş, IQ su hayli yüksek, İspanyolca, İngilizce, Portekizce, Katalanca, Arapça’ yı akıcı şekilde konuşan, iş yaşamına da adım atmış bir megastardır. Dans ederken, sahne şovlarında insanların en temel içgüdülerine hitap etmekten çekinmeyen ve bunu basitleştirmeden ortaya koymayı başarabilen bir kadındır. İzlersiniz ve dokunamazsınız. Şarkıları, yorumu, performansı sadece işine değil hayata olan tutkusunu da yansıtır. Tıpkı futbol gibi insanı etkisi altına alan doğal, coşkulu, kapsayıcı ve dürtüsel bir yanı vardır. Kibirden uzak ve anlaşılmak için çabalamayan.

Futbolla olan ilişkimi bir önceki Dünya Kupası sırasında yazmıştım. Messi’ ye ithafen Son Tango Yazımı da meraklısına bırakiyorum. http://oncefarket.com/2022/12/15/son-tango/

Evet, ben Shakira’nın kalçaları kadar tutkulu, coşkulu, kıvrak bir futbolu tercih ederim. Dilerim, her koşulda, sonuna dek takım ruhunu, bilincini koruyan, zekice ve eğlenerek oynayan bir takım şampiyon olur.

Genel

Uyuyan Dev

Yine yeni bir yıl geliyor, yenilenmek için hedefler belirleniyor. Bu konuda benim de yazmışlığım anlatmışlığım çok. Koçluğun en temel uygulama alanlarından biridir, hedef belirleme ve hedefe giden yolda kalma. Bu sefer hedefleri, adımları bir kenara bırakıp kullanmayı neredeyse unuttuğumuz bir gücümüzünden konuşalım mı? Hayallemek, hayal kurmak, hayal etmekten.

Mark Twain diyor ki; ‘ Hayal gücünüz odağın dışındaysa gözlerinize güvenemezsiniz.’ Olasılıklar dünyasını keşfetmek, farklı bakış açıları, çözüm yolları, başka durumlar, koşullar olduğunu kavrayabilmek için tek başına duyumsamak yeterli değil. Kapsamlı ve yaratıcı deneyimler inşa etmek için gözlerimizin görebildiğinin ötesinde bir görüye ihtiyacımız var.

Michelangelo bunu şöyle ifade etmiş. ‘Mermerin içindeki meleği gördüm ve onu özgür bırakana dek oydum.’

Nörobilime göre hayal gücü, beynin geçmiş deneyimleri ve gelecekteki olasılıkları birleştirerek yeni, varsayımsal “gerçeklikler” oluşturma kapasitesidir. Bu güç tıpkı gerçek dünyadaki deneyimler gibi beynimizin tamamını kullanan bir deneyim simülatörüdür.

Sanal gerçeklik gözlükleri yaygınlaşsın, daha erişilebilir olsun, gelişsin diye bekleyenlerden olabilirsin. Ben sana fabrika ayarlarımızda olan bir simülatörü kullanmayı öneriyorum. Hem de hemen şimdi!

Dr. Seuss diyor ki; ‘Saçmalığı seviyorum, beyin hücrelerini uyandırıyor.’ Zihnini “Her şey mümkün” moduna al ve uyuyan hücrelerinin uyanmasına izin ver. Bir hayal kur, olmasını istediğin yaşama, sana, geleceğe, şartlara, çevrene dair. Detaylandır, içine gir ve yaşa. İster kalabalıklar içinde, ister tek başınayken. ‘Hoooop daldın yine, dünyadan Ece’ye’ seslerine gülerek, ‘Hayaller şu gerçekler bu’ diye ortada gezinip görünürde dalga geçenleri es geçerek.

Yeni yılda her gün, birkaç dakika bile olsa tamamen sana ait bu hayale girmeyi ve onu yaşamayı alışkanlık haline getir. Hayaller de hedefe giden yollar gibi kararlılık, bağlılık ve süreklilik ister. Her geçen gün hayalindeki detayların arttığını, netleştiğini görecek, rutin yaşamında hayaline uyumlandığını gösteren işaretler belirdiğini fark edeceksin. Gaye Su Akyol’un pek de güzel söylediği gibi ‘İstikrarlı hayal hakikattir.’

Bir hatırlatma daha. Sebeplerin sonuç, sonuçların da sebep olduğu dünyaya uğrar mısın? Bardak yere düştüğü için kırılmadı. Bardak kırık olduğu için yere düştü. O her neyse, sen hayal ettiğin için gerçekleşmedi. O gerçek olduğu için sen onu hayal ettin.

Yeni yılda hayalin, tıpkı gerçeğin gibi özgün, renkli ve zengin olsun.

Genel

Parasını Yöneten Hayatını Yönetir

Ekonomide olup biten her şey günlük hayatımız kadar yaşam ve gelecek planlarımızı da etkiliyor. Özellikle koşullar genel olarak zorlaştığında bireysel olarak odağımızı bu yöne kaydırıyor ve kaygılanıyoruz. Son birkaç yıldır böyle bir dönemden geçiyoruz. ‘Parasını yönetmeyi bilen hayatını yönetmede de başarılıdır’ fikrine katılan ve bir bankanın tahsili gecikmiş bireysel krediler ve kredi kartları portföyünü yönettiği dönemde bireylerin para ve bütçe yönetimlerindeki eksikliklerine tanıklık etmiş biri olarak ‘Hadi biraz para konuşalım’ diyorum.

Finansal Okuryazarlık Seviyen Ne Durumda?

Ülkemiz ve dünya ekonomisinde, finansal piyasalarında olup bitenleri, bunların birbirlerine ve yaşamımıza olan etkilerini temel düzeyde de olsa takip edebilmek, çıkarımlarda bulunabilmek artık her birimiz için bir ihtiyaç. FO; bireysel ve aile bütçe yönetimi etkinliğimiz, geleneksel ve yeni nesil finansal kurumlarıyla olan ilişkilerdeki hak ve sorumluluklarımızı bilmemiz, yatırımcı ve risk profilimizi bilerek seçimler yapmamız, tüketim ve harcama alışkanlarımız hakkında farkındalık kazanmamız, yapılan manipülatif ve spekülatif yorumları filtreleyebilmemiz açısından oldukça önemli. Toplumsal finansal okuryazarlık seviyemizi artırmak adına son dönemde ülkemizde birçok adım atıldı. Olduğun yerden bir adım ilerisi için başvurabileceğin, sade bir anlatımla yazılmış birçok yazılı kaynak ve takip edebileceğin profesyoneller var. ‘Zor, sıkıcı, ben anlamam ki‘ gibi önyargılarını bir kenara bırakabilirsen keyifli yanlarını da görmeye başlayacaksın, bir de uygulamaya geçip sonuç aldığını hayal et.

 

Fotoğraf: cottonbro studio

Gelir Gider Dengen Nasıl?

‘Ne dengesi, dalga mı geçiyorsun?’ ‘Hep açık, hep borç’ ‘Ucu ucuna yetiyor biriktiremiyorum’ ‘Nereye gidiyor bu para anlamıyorum’ Çoğumuzun aşina olduğu benzer serzenişlere hak veriyorum. Gelir meblağımızdaki artış, özellikle son dönemde, gider meblağımızın artış hızına yetişemiyor. Diğer yandan; normalin, standartın, temel olanın ‘artık lüks’ sayılmasını da hak etmiyoruz. Kaldı ki; her ne kadar kendi koşullarımız ve algımız içinde farklı tanımlasak da lüksü de hak ediyoruz. ‘Hayatta ne işimize yarar ki?’ dediğimiz havuz problemleri vardı ya, onu dolduran ve boşaltan muslukları birçoğunuz hatırlarsınız. İnsanca ve gönlümüzce yaşam hakkımızın havuzun hacmi olduğunu düşünüyor ve onu küçültme taraftarı olmadığımı belirtmek istiyorum. Dolduran muslukları değiştirme, yenilerini ekleme şansımız da yoksa boşaltan musluklar konusunda ne yapabiliriz ona bakabiliriz. ‘Nereye gidiyor anlamıyorum’ dan ‘Nereye gidiyor, daha yakından bakayım’ bakış açısına geçildiğinde harcamaları kısmak yerine daha etkin yönetmek alışkanlığı kazanmak mümkün. İnsanlar genel olarak ederi yüksek tüketimlerinde fiyat/kalite, fiyat/performans, fiyat/ömür ve tüketim süresi değerlendirmelerinde çok daha özenliler. Diğer harcamalar konusunda ise, ‘Aman canım, 3 kuruşluk şey olmadı dener atarım’, ‘Kararsız kaldım 2 rengini birden alıp geçtim’ gibi farkında olmadan havuzlarına minik minik gider muslukları açıyorlar. Eskilerin, ‘ucuz mal alacak kadar zengin değilim’ değişini severim. Bireysel bütçelerinin kaçakları hakkında detayları fark etmek isteyenlere alıştırmalar da içeren, Özlem Denizmen’in “Cebinde Mucize Yarat” kitabını keyifle öneririm.

 

Ne Kadar Gerçekçisin?

Finansal gerçeklerini ne ölçüde kabul ediyor ve ona uygun eyleme geçiyorsun? Kendi bütçen dışında aile bütçeniz söz konusuysa ve çoçuğunuz da varsa ona karşı ailenin finansal koşulları, durumu hakkında ne kadar açıksınız ve nasıl bilgilendirme yapıyorsunuz? Gözlemlerime dayanarak ve üzülerek belirtiyorum, çocuğunu bu konuda fanusta büyüten aile sayısı hiç de az değil. Çocuklarınızın ihtiyaç ve isteklerini önceliklendirmeniz, onu bu konuda çevresinden geride bırakmamaya özen göstermeniz son derece normal olmakla birlikte; bu hassasiyetiniz, diğer önemli ihtiyaçlarınızı sürekli ertelemenizi, onu bütçe sıkıntılarınızdan uzak tutmak adına bilmesi gerekenleri saklamanızı gerektirmez. Çocuğunuzun ileride para ile ilişkisinin sağlıklı olması ve bu konuda kendine yetmesi için küçük yaşlardan itibaren şeffaf bir bilgilendirme ve harcama kültürü aşılamanız önem arz ediyor.

 

Parayla Aran Nasıl?

Hayatında ne kadar olup olmadığından ziyade, para kavramına olan bakış açını, onunla ilgili olumlu olumsuz düşünce ve inançlarını soruyorum. Bunların ne kadar farkında olduğunu, parayla olan ilişkini nasıl etkilediğini. Sevgi, mutluluk, yaşamın kendisi, acı gibi birçok kavram hakkındaki düşüncelerimizi daha sıklıkla dile getirirken para ile ilgili genelde hayatımızdaki miktarını, daha fazla olması durumundaki hayallerimizi konuşuruz. Onun hakkındaki düşüncelerimizin sonuçlarını yani. Para; güven ve özgürlük isteyen, kıpır kıpır bir takas enerjisi. Onu nasıl tanımladığımız, istediğimizde suçluluk duyup duymadığımız, ne zaman hak edebileceğimiz, hangi yollarla bize geldiği ve/veya gelmesi gerektiği gibi konulardaki inançlarımız doğrultusunda varlığı hayatımızda somutlaşıyor. Her şeyin olduğu gibi paranın da beyaz ve gölge tarafı var. Daha sıklıkla gölge taraflarına yönelik bir şeyler duyduğumuzdan onu isterken bir yandan geri planda öğretilmiş kaygılar taşıyoruz. Kural basit aslında, paranın seni sevmesini istiyorsan sen de onu seveceksin. Bu cümlenin bile bazı insanları rahatsız ettiğine eminim. Parayı sevmek, istemek, kendine layık görmek ne ayıp ne suç ne de günah.

 

Genel

Hi Ece! I am Your Barbie & Always Will Be 👡💞

Onu ilk gördüğüm anı hala hatırlıyorum. Çeşme’de bir otelin dükkanının vitrininde duruyordu. ‘Anne bak Berrin ve Merve’ye benziyor, çok güzel değil mi?’ demiş ve benim olmasını çok istemiştim. Berrin ve Merve; çocukluk arkadaşlarım, sokaklarda birlikte ip atladığım, piknik yaptığım, ağaçlara tırmandığım, hulahop çevirdiğim sarışın, mavi gözlü birbirinden güzel iki kız kardeş. Kendimi asla kuğuya dönüşmeyecek çirkin ördek yavrusu gibi hissettirseler de çok severdim ikisini de. Kim bilir neredeler, ne yapıyorlar. Dilerim hayatları kendilerinden bile güzel geçmiştir, geçiyordur. Annem bana beklememi ve babamın yurt dışı seyahatlerinden daha güzellerini getirebileceğini söylemişti. Gerçekten de öyle oldu, babam her seferinde bana ülkemizde o sıralar olmayan birbirinden güzel ‘Barbie’ler getirdi. Evcilik ve bebek bebekler bana hiçbir zaman hitap etmedi, oynamadım desem doğru olur. Barbie’ler ise çok farklıydı, yetişkindi, güzeldi, zarifti, estetikti, naifti ve her daim güler yüzlüydü. Bana göre mükemmel olduğu için değil sadece öyle olduğu için öyleydi. Zamanla kendisi kadar en ince detayına kadar düşünülmüş dünyası ve aksesuarları da gündeme geldi ve ben babama her seferinde, ‘boş ver tuvalet masasını bana kendisini getir’ dedim.

Bugün güzel, zarif bir kadın denince aklıma ilk Margot gibi klasik bir Barbie geliyor ve bundan gocunmuyorum. Çocuk ve genç kızların güzellik algısını ve öz beğenilerini olumsuz etkilediği için eleştirilmesini ve bugün her türlü güzellik anlayışını temsilen tasarlanan Barbie’leri desteklemiyorum. Özellikle sıradanlaştırılan ve kabalaştırılan yüz hatlarını beğenmiyorum. Bugün kızım olsa ona alacak güzel bir Barbie bulamadığım için oturup ağlardım. Evet, ben klasik bir Barbie’ciyim ve bu konuda sonuna kadar faşistim. Gerçek hayatta da en az klasik Barbie kadar güzel kadınlar var, gerçekler. ‘Güzellik başa beladır’, ‘Güzelse kesin boş ve aptaldır’, ‘Güzelliğine bir de havalı diploma eklenirse tadından yenmez’, ‘Kesin o işi güzel olduğu için kapmıştır’ gibi acımasız genellemelere direnen, güzelliği bir türlü kabul edilmeyen birçok güzel kadın var.

Filmde Ken’den bahsedildiğinde ise, ilk tepkim, ‘haydaaa, Barbie filminde Ken’in ne işi var?’ olmuştu. Ken, Barbie dünyasında, onlarca, yüzlerce aksesuar arasında minik bir detaydır, o kadar. Filmde bu o kadar güzel yansıtılmış ve irdelenmiş ki; klasik Barbie dünyasını tam da olduğu gibi algıladığım için çok mutlu oldum, Ken’in varoluş çabalarına da çok güldüm. Ken’in Barbieland’de var olma çabası ile bir kadının eril enerji hakimiyetindeki gerçek dünyada tutunma çabası aynı değil. Bu ayrım da çok güzel verilmişti filmde. Ken basitçe yok sayılıyordu, bu; kadının gerçek dünyada uğradığı negatif ayrımcılıktan çok daha kötüydü. Kadın, varlığını göstermek için, avukat, doktor, mühendis, siyasetçi gibi eylem ve sonuç odaklı meslekler aracılığıyla eril enerjisini ortaya koyup pembe ve dişil enerjisinden, dünyasından koparılıyordu. Aslında, erkeğin yaptığı her şeyi yapabilen başarılı Barbie’ler de eril dünyanın bize bir dayatmasıydı. Bugün her yaştan kadın bu filme tam da bu yüzden gidiyor bana göre. Dişil enerjimizi doya doya yaşayabileceğimiz, bir şey yapmadan da var olabileceğimiz tek yer, tek sığınak o pembe dünya. Dişi enerji oluş, eril enerji ise yapmakla ilgilidir. Bu fark da Barbie lerin Ken leri alt etmesi sırasında güçlü bir şekilde vurgulanıyor. Bırakalım Ken’ler atom bombaları icat edip birbirlerini yesinler, biz sadece ‘olarak bile’ bomba kadar tehlikeli olabiliyoruz.

Ucube Barbie’ler de gerçek. Sevgili kız kardeşim o güzelim Barbie’lerime ahhh neler yapmadı ki ve yıllar sonra bana özür olarak Barbie’nin anavatanından bir koleksiyon Barbie’si getirdi. Onu kutusundan hiç çıkarmadım, baş ucumda duruyor ve bana ilham olmaya devam ediyor.

Özetle, film, bana beklediğimden çok daha fazlasını verdi, Barbie ile olan tüm deneyimlerimi hatırlattı ve evet güldürdüğü kadar ağlattı da. Teşekkürler Barbie, teşekkürler Margot. Her şey için ve sadece var olduğunuz için. Gerçek dünyanın sizin gibi güzelliklere hala çok ihtiyacı var.

Ve izninizle bu yazıyı, beni her zaman, ‘sen de bizim Barbie’mizsin, bu bebeklerden daha da güzelsin’ diyerek seven, beni buna gönülden inandıran rahmetli babaannem ve amcama ithaf ediyorum.

 

 

 

 

Genel

İyi Değilim…

Dün.. dalgın, otomatiğe bağlamış yemek yapıyorum. İsias otel geldi aklıma, günlerdir gelip gidiyor zaten. GAP turunda kaldığımız en lüks otel. Nemrut… Türkiye’nin her yerinden gelen insanlarla yan yana, kapalı bir havada tanrılara sırtımızı dönmüş güneşin batışını izliyoruz. Şarap içiyoruz bir de. Etraftakiler diyor ‘iyi fikirmiş’. Poz vereceğim derken döküyorum şarabımı beyaz eşofmanımın üstüne. Şaraba yanmayı tercih ediyorum. Fosforlu şortlu biri var atlaya zıplaya dolanıyor ortada. Gören herkes ‘akıl deryalarından çıkarma ya Rab’ diyor. Akşamına, İsias’tayız. Şarabın lekesinden fal bakıyorlar bana, kısmetimde bir kovboy var, hadi hayırlısı… İsis.. artık yok.. ilk veya ikinci gece Kıbrıs Türkçesiyle bir baba yalvarıyor enkazdaki evlatlarımız için. Ne özlemişim bu Türkçeyi ama böyle değil, böyle olmamalı. Sonra tek tek geliyor gözümün önüne o topraklar. Hüngür hüngür ağlıyorum. Gencecik, çömez teftiş yıllarım da geçiyor aklımdan. Yaşar Pastanesi.. bakıyorum hemen, o caddede yıkılmayan tek yer orası yazıyor bir haberde. 90ların sonu. ‘Bugün renkli dondurma yesem olmaz mı?’ dediğimde yediğim azarı hatırlıyorum. ‘Maraş’tasın kesme dondurma yiyeceksin, ista dönünce yersin renkli dondurmamızı’. Kısacık zamandan bile ne çok kare var. İyi değilim, acıyor o kareler.

Nemrut Gün Batımı

Antakya.. turun son günü, çok az zamanımız var. Turda o kadar çok kebap yedik ki, alışık değilim, ben gruptan ayrılıp başka bir şey yemeye gidiyorum. Her bir bokologluk, şımarıklık kafasındayım yine. Künefeye yer kalmadı. Olsun, Ebru var, ona özel geleceğim bir gün. O gezdirsin beni, o bölge için neler yaptıklarını anlatsın uzun uzun. Yeriz, içeriz, hele bir dönsün İngiltere’den. Deprem gecesi dönmüş, çok şükür yaşıyor. Gün gelir yine gezer miyiz Ebru? Yine güzel şeyler hayal edeceksin orası için değil mi? Dönüyorum sorgu odama. Ne kadar beceriyoruz yaşamayı, anı deneyimlemeyi? Kır alışkanlığını işte, ye o kebabı, miden patlasa da ye işte o künefeyi. Midesini mutlu etmeyi bilmeyenlere yasaklayacaksın arkadaş gezmeyi! Iyi değilim, orası kesin.

Gece oldu. Düdüğüme ‘iyi geceler’ dedim. En riskli bölgelerden birinde yaşıyorum. Ailem de istda. Birlikte mi yaşasak sorusu birlikte mi ölsek sorusuna karışıyor. Kaygılıyım, hem de çok. Kendime acıyorum, yine gözyaşı. Sabah olduğunda böcek olurum belki. İyice küçüldüm yatakta. İyi değilim, orası kesin.

Sabah oldu, bakıyorum aynaya, ne böceğe ne Ece’ye benziyorum. Bugünden itibaren kapatıyorum kendimi haberlere, bilgiye, tartışmalara, yorumlara hatta müziğe. Sessizlik…İyi değilim ve bir gün iyi olacağım, orası kesin.. çünkü Nemrut bizi hiç yanıltmadı, her battığında… yeniden doğdu… 🌞🙏🌞

Genel

Aşkla Büyüyenler

Aşka bulanıp bulanıp yeniden doğanlar.. hiç sevilmemişler midir gerçekten? Öyle güzel, öyle çok sevildiği zamanlar da olmuştur ki aslında. Yine de onları en çok hayat sever, Tanrı’nın kutsadığı çocuklardır onlar. Başka acılarla sınadığı çocukları gibi, kalbini açarak ateşe atlamayı göze alanları her zaman koruyup kollar o. Bu çocuklar olduğu için şiirler var, romanlar, filmler, şarkılar, resimler hatta çilingir sofraları. Hadi eksiltelim Sezen gibi bir kadını bu dünyadan, silelim Nazım’ın memleket kadar hasret kaldığı kadınları, yok sayalım Fikriye’nin onurlu sonunu, görmeyelim Frida’nın ruhunun kanıyla boyadığı fırça darbelerini. Bir yerlerde direnen kadınlar varsa hala, hadi hapsedelim, öldürelim Che’nin tek bir gülüşüne yanık yüreklerini.

Geçtiğimiz günlerde ‘Kurak Günler’i konuşuyorduk. Biri dedi ki; hikayede ‘gereksiz bir aşk yoktu, o yüzden daha çok sevdim filmi’. Evet, hiçbir yürekte sevgi yoktu, belki de o yüzden sadece günler değil her şey acımasızca kuraktı. Sevgi ahlaksız tutunamaz, ahlak da sevgisiz yön bulamaz. Bazı şeyler yokluklarıyla ne güzel anlatır kendilerini.

Aşkla büyüyenlerin tek günahı her seferinde yemin bozmalarıdır. Daldan dala atlamak yerine, her şeye gebe belirsizliğin dibine düşmeyi tercih ederler. Laf olsun diye yaşamayacaklarını bildikleri için de korkarlar. Düştükleri yerden yine onu içine çeken girdabın güzellikleriyle çıkarlar. Acı hafiflediğinde onu bir zamanlar mutlu eden her detayı hatırlar, onlara tutunurlar, başka çivilere değil. En sonunda ‘iyi ki sevdim’ diyebilirler. Sevginin, aşkın basit bir muhasebe hesabı olmadığını, karşılığının o insandan olmasa bile bir yerden bir şekilde geleceğini bilirler. Aşk, içinde birçok duyguyu barındırır ve karanlık tarafında yıkıcı, aydınlık tarafında olgunlaştırıcıdır. Hayat, aşk acısını öfke, kin, kıskançlık, şiddet, sahiplenme, bağımlılık yerine yaratıcı bir enerjiye dönüştürmeyi seçenleri ödüllendirir. Güzel bir nokta, karşılıklı karşılıksız, acılı acısız tüm aşklara yakışandır.

Ben her zaman aşkla büyüyen bir çocuk olduğum için şükrettim. Açlıkla, yoksunlukla, yoksullukla, savaşla, nefretle, şiddetle, hastalıkla büyüyen o kadar çok çocuk var ki.. aşk acısı çektiğim için ne yaşama ne de aşkın acıya sebep olan güzelliklerine isyan edemem. Bir yerlerde, bu devirde, kız çocuklarına ilkokul bile yasak edilirken bir kadın olarak aşık olup ifade edebildiğim için şikayet de edemem. Aşk, sevgi bana göre sonuç almak değil yaşamak meselesi. Tüm enkazlarından razı bir kadın olarak isteyen tüm cesur yüreklere yeni yılda dileyeyim mi o zaman? 

Genel

Son Tango

Futbol.. tozlu boş bir arazide, patlak bir topla geçen, en iyi haliyle yırtık ayakkabılı, aç, sümüklü ve mutlu çocukların umut dolu, estetik rüyası…

Futbol.. modern çağın gladyatör savaşları, toplumun her kesimini bir araya getirebilen, tek bir topun basit kurallarla onca insanı peşinde sürüklediği, hala gizemini koruyan sosyolojik olgu…

Futbol.. bolca ter, koşturma, itiş kakış, tükürük, küfür, galeyan, hezeyan, heyecan, aidiyet…

Futbol.. erkeklerin en kaba göründüğü halde aslında en masum, en çekici olduğu anlar…

İlkokul çağındaydım, biri bana hangi takımı tuttuğumu sormuştu. O sırada babam devreye girdi, ‘kız çocuğunun pek futbolla işi olmaz, babasının takımını tutar’ demişti. Sustum ve ilk fırsatta 2 erkek kuzenime koşup ‘bana futbol nedir anlatın, bir de hangi takımı tutuyorsunuz?’ diye sordum, şansıma babamınkine en büyük rakip olanmış, ‘güzeeelll’. Canım benim, hayatının en büyük laflarından birini etmişti, sonrasında benden neler çekti, sırf ben mutlu olayım diye ne kıyaklar yaptı ve her zaman tanıdığım en centilmen rakip taraftar olarak kaldı.

Futbol, hayatımın bir dönemine gerçekten damgasını vurdu ve ‘iyi ki’lerim arasında yerini aldı. Kardeşime fenalık gelmişti, beni biriyle tanıştırırken ‘abim ece’ derdi. Takımın ister kazansın ister kaybetsin, pazartesi öğleye kadar yorumdu, sataşmaydı, geleni karşılamaydı derken sendrom filan kalmaz hatta bazen ofis için can atılırdı. 3 yıldız alındığı gün saçları -öyle 3-5 günlük de değil üstelik- takım renklerine boyatmak, yöneticiyle aynı takımın keyfine varmaktı. Futbolla ilgilenmeyen, takım tutmayan erkeklerle hiç işim olmadı. Sevgililerim ‘kızım bir de senle mi uğraşcam orada’ diye beni stata götürmeseler de erkek kankalarımla bolca gittim. Barlar, kafeler, kahvehaneler, sokağa, kampüse, ofise kurulan dev ekranlar, ev toplaşmaları hiçbiri o keyfi, heyecanı veremez. Stat candır. Birinin dibinde yaşayıp bir diğerinin dibinde çalışmak çılgıncaydı. Şimdi İzmir’de mahallemin takımının statına yakınım. Birçok insanın kaçtığı kalabalığını, gürültüsünü ben hala çok severim. Bir yerde maç varsa hayat vardır.

Fanatiklik keyifli olduğu kadar yorucu ve yıpratıcıdır da. Sonrasında birden bağım koptu futbolla, duruldum ve sıkıcı bir insana dönüştüm. Lig, kupalar tamamen uzaklaştım, seyretmedim, ilgilenmedim. Bu kupayla da ilgilenmek niyetinde değildim. Futbol işte, son dakikaya kadar beklemek lazım, racon bu. Dün akşam Fas maçıyla olaya daldım, sonuç umduğum gibi olmasa da özlemişim. İçimde hortlamasına az kalmış 20’li yaşlarımdaki ece var, hayır olsun.

Ve Messi.. ❤ ‘bir aslan koyunların fikirleriyle ilgilenmez’ diyebilecek kadar zeki, yetenekli, en iyiler arasında yerini almış, seksi efsane. Dünya kupasına veda edeceğini belirtti, kupayla veda en çok sana yakışır. Geri kalanı bilmem, ben ölümüne yanındayım. Son tangonu, bütün hünerini, kalbini, aklını sahaya göm bebeğim. 

Genel

Önce Hayatla ve Kendinle Flört Et

Sıradan bir İzmir gününde gayet sıradan düşüncelerle yolda yürürken karşıdan kendi aralarında şakalaşarak gelen bir öğrenci grubu fona dahil oldu. Tam bana okul çıkışı zamanını hatırlatıyor derken gençlerden biri bir anda yere düştü. Şaşırmaya fırsat kalmadan yanımdan geçen bir adam, düşen kızı arkadaşlarına işaret edip ‘bırakmayın ya belki lazım olur’ dedi. Ben dahil hepimiz bastık kahkahayı. Pandemiydi, ekonomiydi derken özledik. Beklenmedik bir anda gülmeyi, tanımadıklarımızla tereddüt etmeden şakalaşmayı, hayatı birlikte o anda neşe ile bir yapmayı. 

Videolarına aşina olduğum Adil Yıldırım’ın Flört Etme Sanatı kitabını ilk halinden beri takipteydim ve öncelikle hayatla yeniden flört etmek ve yaşam enerjimi yükseltmek için okumaya niyet etmiştim. Bu olaydan birkaç gün sonra kadın kuzenim ilişkileri konuşurken ‘biz flört etmeyi bilmiyoruz bence, sen buna biraz kafa yorsana’ deyince ‘al tüyosu’ ikinci kez gelmiş oldu. Yine hayatın zamanlaması muhteşemdi; çünkü, bu plansız ertemele sayesinde kitabın genişletilmiş versiyonuyla buluşmuş oldum.

Sevdiğim kafelerden birine oturup okumaya başladım. (Yok Adil Bey valla kimse benden tuzluk, şekerlik filan istemedi ya da kitaptan kafamı kaldıramadığımdan fırsat bulamadı garibim. Olmaz ki ama hem flört et deyip hem de kısmet kapamak). Kitap evimde aynı günün akşamında bitiverdi, daha yeni ısınmıştık oysa birbirimize. Çok güzel vakit geçirip de büyüden telefon numaralarımızı alıp vermeden ayrılıp sonradan ayılmak gibi oldu.

Kitabı en başından beri ‘ben bu durumda ne yapardım, ne söylerdim, nasıl bir tavır takınırdım?’ diyerek okudum. Adil Bey duymasın, o kahve makinesi başındaki ve güneşlenme sahnelerinde çok daha yaramaz yanıtlar verirdim. Ya da duysun yahu, kitabın ileriki bölümlerinde okurlarından istediği tam da bu zaten, kendi flört sahnelerimizi hayal edebilmek.

Kitapta flört oyununa has kural ve ilkeleri öğrenirken kendi tarzınızı da keşfediyorsunuz ve bence daha önemlisi içinizdeki o potansiyeli karşı taraftaki nasıl bir tarzın uyandırdığını, kışkırtıp sizi harika bir oyuncuya dönüştürdüğünü. Kitabı okurken nasıl olduğunu fark etmeden uydu gibi yörüngesine giriverdiğim adamların flörtte ne kadar usta olduğunu gülümseyerek ve biraz da özlemle hatırladım. Sonuçlarından bağımsız hepsi bana şöyle demişti. ‘Komik, eğlenceli ve zeki bir kadınsın, seninle çok keyifli vakit geçiriyorum’.

Sadece o usta erkekleri değil, hayatın da içimdeki o eğlenceli kadını ortaya çıkaran hallerini seviyorum. Bu nedenle ta en baştaki niyetim gerçeğe dönüştü, kitap kesinlikle beni ben yapan yaşam enerjimi bana hatırlattı.

Adil Bey ve kitabına çok teşekkür ediyor, keyifle size öneriyor ve şuraya flörtün bendeki tanımını bırakıyorum. Aynı anda aklından aynı yaramazlığı geçirirken bunu sadece muzip bir gülümseme ve bakışla ifade edip diğerleri somurturken hayatın kendisini oyununuza taraftar yapabilmektir.

Bu arada dün akşam, kitabın arasında deresinde bir yerlerde, elmamı yıkayıp tepsiye koymuştum ki taşırken yuvarlanıp yere düştü ve benim ağzımdan o anda ‘a ha, Newton beni andı’ gibi bir cümle çıkıverdi. Kendi kendime gülüp o kadar eğlendim ki. Hayatın son günlerde düşmek eylemi üzerinden beni güldürüp benimle flört etmesine ne demeli bilmem. Hayırlısı 🙂

Genel

Kişisel Satışta Markalaşma

Bir gün, yirmili yaşlarımın başındayken kot pantolon almaya gitmiştim. Benim yaşlarımda erkek bir satış danışmanı bana yardımcı oluyordu. Denedim, kabinden çıkınca yanıma geldi ve nasıl olduğunu sordu. Ben de ona bedenin tam geldiğini söyledim ve arkamı hafifçe aynaya dönerek ‘yine de emin olamadım, popomu büyük gösterdi sanki’ dedim. O da hemen yapıştırdı yanıtı. ‘Hanımefendi size 25 beden verdim, bırakın da azıcık büyük göstersin zaten’.

Bu hikayeyi kadın arkadaşlarıma anlattığımda şöyle tepkiler aldım. ‘Nasıl yani ya?!, bu ne cüret?!’, ‘hemen çıksaydın oradan!’. Oysa ben, kahkayı patlatmış ve kotu satın almıştım. Cüretkar olan o değildi ki bendim, o sadece bana uyumlanmıştı. Gayet kendiliğinden ve esprili bir şekilde beden dilini de katarak söylemişti bunu. Benim algıma göre, sınırı aşan, rahatsız eden bir yanı yoktu söylediğinin. İlgiye ihtiyaç duyduğum zor bir dönemden geçiyordum. Biraz kendimi toparlayayım diye çıktığım alışverişte çekici bir akranımdan aldığım bu beklenmedik yanıt ihtiyacımı karşılamıştı, bunu satın aldım, üstüne bir de pantolon verdiler. Hepsi bu 🙂

Fotoğraf: Engin Akyurt

Zibilyon yıldır kişisel satış, aktif satış, doğrudan satış, satış yönetimi, satışta şu bu üzerine eğitimler veriliyor. Hokkabazlı versiyonları dahil söylenmedik pek bir şey kalmamıştır herhalde. İş ve sosyal hayatımda gözlemlediklerim ve kendi satın alma deneyimlerimden çıkardığım kadarıyla iyi bir satışçının iki temel özelliği öne çıkıyor.

‘İnsanlar, kendilerine bir şeyler satılmasından değil satın almaktan hoşlanırlar’ klişesini doğalından sindirmiş olmak ve bunu uygulamak

Etkin ve iyi bir satışçı sonuca değil sürece odaklanır, bunu bir oyun gibi görür. İkna peşinde koşmaz, tam tersine, karşısındaki kişinin karar noktasına koşması için ortam hazırlar. Onun işi ‘ona sattım’ değil, ‘onu özgür iradesiyle kavuşturdum’ dur. Bu nedenle, iyi bir satışçıdan satın alan müşteri, onun satışçı markasını süreçteki varlığından ziyade yokluğundan tanır. ‘Aaa, nasıl yani artık burada çalışmıyor mu? Tüh!’ Bilmem tanıdık geldi mi?

Duygu durumunla eşleşir.

Etkin bir satışçı, ayna nöronlar tekniği ile sürekli senin beden ve sözel diline uyumlanan daha doğrusu robotumsu bir şekilde seni taklit eden kişi değildir. Her yerde öğretilen bu teknik ne yazık ki çoğu zaman verimli ve yerinde kullanılmaz. Yapmacık durur, her iki tarafı da yorar. Diğer yandan, gerçek bir satış profesyoneli öncelikle karşısındakinin duygu durumuna odaklanır. Bir empat gibi onun modunu çözer ve duygusal ihtiyacını anlar. Bu boşluk üzerinden de süreci yönetir. Markete eşine ped almak için giden adama tekne satan satışçı fıkrasını duymuşsundur belki 😉

Bu iki özelliği geliştirmek emek ve ilgi ister. Bir kere yerleşince de bütün teknikler marka satışçıya artı güç katar. Benim asıl merak ettiğim ise, yüz yüze, insan insana satış aktivitesinin giderek yerini sanal ortama bırakması ve bunun sonuçları. Bir tüketici olarak ben aynı deneyimden geçmiyorum e-alışverişte. Bir şeyler eksik kalıyor sanki ve belki de bu yüzden daha bile fazla alma gereği duyuyoruzdur, ne dersin? Görsel çöplüğe dönmüş bir siteye girdiğimde, takla atan telefonlar, köşeden köşeye halay çeken ayakkabılar yerine, ‘psstt bebek, bu tshirt sana çok yakışır’ diyen bir sanal danışan, bu konudaki fikrimi ve havamı değiştirebilir belki. Kim bilir?