Blog

Genel

Uyuyan Dev

Yine yeni bir yıl geliyor, yenilenmek için hedefler belirleniyor. Bu konuda benim de yazmışlığım anlatmışlığım çok. Koçluğun en temel uygulama alanlarından biridir, hedef belirleme ve hedefe giden yolda kalma. Bu sefer hedefleri, adımları bir kenara bırakıp kullanmayı neredeyse unuttuğumuz bir gücümüzünden konuşalım mı? Hayallemek, hayal kurmak, hayal etmekten.

Mark Twain diyor ki; ‘ Hayal gücünüz odağın dışındaysa gözlerinize güvenemezsiniz.’ Olasılıklar dünyasını keşfetmek, farklı bakış açıları, çözüm yolları, başka durumlar, koşullar olduğunu kavrayabilmek için tek başına duyumsamak yeterli değil. Kapsamlı ve yaratıcı deneyimler inşa etmek için gözlerimizin görebildiğinin ötesinde bir görüye ihtiyacımız var.

Michelangelo bunu şöyle ifade etmiş. ‘Mermerin içindeki meleği gördüm ve onu özgür bırakana dek oydum.’

Nörobilime göre hayal gücü, beynin geçmiş deneyimleri ve gelecekteki olasılıkları birleştirerek yeni, varsayımsal “gerçeklikler” oluşturma kapasitesidir. Bu güç tıpkı gerçek dünyadaki deneyimler gibi beynimizin tamamını kullanan bir deneyim simülatörüdür.

Sanal gerçeklik gözlükleri yaygınlaşsın, daha erişilebilir olsun, gelişsin diye bekleyenlerden olabilirsin. Ben sana fabrika ayarlarımızda olan bir simülatörü kullanmayı öneriyorum. Hem de hemen şimdi!

Dr. Seuss diyor ki; ‘Saçmalığı seviyorum, beyin hücrelerini uyandırıyor.’ Zihnini “Her şey mümkün” moduna al ve uyuyan hücrelerinin uyanmasına izin ver. Bir hayal kur, olmasını istediğin yaşama, sana, geleceğe, şartlara, çevrene dair. Detaylandır, içine gir ve yaşa. İster kalabalıklar içinde, ister tek başınayken. ‘Hoooop daldın yine, dünyadan Ece’ye’ seslerine gülerek, ‘Hayaller şu gerçekler bu’ diye ortada gezinip görünürde dalga geçenleri es geçerek.

Yeni yılda her gün, birkaç dakika bile olsa tamamen sana ait bu hayale girmeyi ve onu yaşamayı alışkanlık haline getir. Hayaller de hedefe giden yollar gibi kararlılık, bağlılık ve süreklilik ister. Her geçen gün hayalindeki detayların arttığını, netleştiğini görecek, rutin yaşamında hayaline uyumlandığını gösteren işaretler belirdiğini fark edeceksin. Gaye Su Akyol’un pek de güzel söylediği gibi ‘İstikrarlı hayal hakikattir.’

Bir hatırlatma daha. Sebeplerin sonuç, sonuçların da sebep olduğu dünyaya uğrar mısın? Bardak yere düştüğü için kırılmadı. Bardak kırık olduğu için yere düştü. O her neyse, sen hayal ettiğin için gerçekleşmedi. O gerçek olduğu için sen onu hayal ettin.

Yeni yılda hayalin, tıpkı gerçeğin gibi özgün, renkli ve zengin olsun.

Kişisel Marka

Jay Kelly Olabilmek

Bu yazıyı yazıp yazmamak arasında gidip gelirken iki şey beni yazmaya davet etti. İlki film üzerinden yalnızlık okuması yapanların çokluğu, ikincisi Mirgün Cabas’ın Özgür Bolat’ın mutluluk üzerine yeni kitabını konuşurken fark ettiğim bir olgu. “Deneyimi paylaşmak, deneyimin kendisi kadar kıymetli ve mutluluk unsuru.” Bu sayfanın amacı, kişi markası olabilmenin temelinde kendini gerçekleştirmek olduğunu olabildiğince paylaşmak ve bana göre film de buna oldukça güzel bir örnek.

Filmin açılışını Slyvia Plath yapıyor. ‘Kendin olmak çok büyük sorumluluk. Başkası veya hiç kimse olmak çok daha kolay.’

Film, öncesinde haberdar olduğum, beklediğim bir şey değildi. Platforma o gün eklenmişti ve içinde George Clooney ile Adam Sandler olması benim için yeterliydi. Vasat bir sinema sanatı çıktıları tüketicisi olarak her zaman bir filmin bana neremden, nasıl, ne kadar dokunduğuyla ilgilendim ve bu güçlü alıntı ile başlayan film beni ilk andan sarmıştı bile.

Bir Hollywood yıldızının tutkusu, hayali üzerinden şekillenen hayatına bir gözlemci olarak yeniden bakması ve bizi de buna dahil etmesi. Ben izlerken, kahramanın hayatındaki dönüm noktalarında sadece olanın verildiğine şahit oldum ve yeniden gözlemleyenin bu noktaları irdelerken seyirciden; pişmanlık, mağduriyet, onay, empati beklediğine değil. Tam da bu nedenle;
~ kendini gerçekleştirmenin kendine bile meydan okumak olduğuna,
~ kendine, özüne ve potansiyeline her ‘evet’ deyişin sevdiklerini bile kaybetme riski sunduğuna,
~ olma potansiyeli taşıdığın kişi olmanın toplumsal kabuller, normallerden çok daha büyük bir planın parçası olduğuna
şahit oldum.

Derin ve anlamlı bağlar kurma ihtiyacında olan sosyal varlıklarız. Diğer yandan kendimizi gerçekleştirmek gibi çok büyük bir sorumluluğumuz var. Kurduğumuz bağlar üzerinden rollerimiz var; eş, dost, ebeveyn, çalışan. Bu rollerin merkezinde biz varız ve rollerimizi olabildiğince iyi oynamamız bekleniyor bizden. Ya biz? Biz kendi olma rolümüzü ne ölçüde iyi oynamayı önceliyoruz? En zoru da bu değil mi? Kendimizi oynamak. Jay şöyle sorguluyor bunu trende normal insanların arasında bir yıldız olarak dolanırken ‘bu insanları tanımadan, onlara temas etmeden onları nasıl oynayabilirim?’ Ya kendimize yakın olmadan, ona yakınlaşmanın bedelinin çoğu zaman diğerlerinden suni bir uzaklaşma olduğunu fark etmeden kendimizin rolüne nasıl bürüneceğiz?

Ben izlerken kariyeri uğruna yalnızlaşmış bir Jay Kelly görmedim. Küçük kızı Daisy nin de sıklıkla tekrarladığı gibi, o her yalnızım dediğinde ‘hayır yalnız değilsin’ demesine içtenlikle katılıyorum. Kendine yakın durmak kadar doyurucu bir bütünlüğe karşı, kendine uzak olmanın yol açtığı boşluğu insanlarla doldurma çabasını hangi farkındalık tercih eder ki?  Ben eşini, çocuklarını, aile yaşamını hiçe saymış sevgisiz bir Jay Kelly de görmedim. Derin bağların her zaman fiziksel ve zamansal yakınlık, birliktelik ile ifade edilmediğini ve kendini sorgularken samimi bir çabayla empati bekleyen babayı gördüm. Ben babasından onay bekleyen bir Jay Kelly görmedim. Oğlunu olduğu gibi kabul edemeyen bir baba olmanın her şeyden önce kendisine yük olduğunu sezen ve buna üzülen bir evlat gördüm. Ben aynı hayale sahip bir arkadaşına ihanet eden birini de görmedim. Tutkusu için önüne gelen fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeyi bilen bir profesyonel gördüm. Ben menajerine kazancından pay alan bir iş ortağı muamelesi yapan bir Jay Kelly görmedim. Başarısına aynı zamanda dostane katkısı olduğunu bilen, gören bir Jay gördüm.

İnsanları seçimler yaparak kendinden uzaklaştıran bir Jay Kelly değil, onun istedikleri, bekledikleri Jay olmadığı için onun hayatından uzaklaşmayı seçen insanlar gördüm. Jay Kelly’nin varlığını, sadece, onun yokluğunda fark edebilen insanlar. Ve her kavşakta kendi rolünü önceliklendirip oynadığı için başarılı olan bir oyuncu gördüm.

Bir kere daha mı Jay? Hayır, benim izlediğim kadarıyla her sahne tam da olması gerektiği gibiydi. Kendin olabilme sorumluluğu alma cesaretin için teşekkürler ve tebrikler.

Kişisel Gelişim

Temsil Sistemlerimize göre Sevgi Dilimiz

Duyularımız aracılığıyla dış dünyayı algılar ve onunla iletişime geçeriz. İdeal olanı tamamını dengeli ve etkin bir şekilde kullanabilmek olsa da çoğumuz herhangi bir duyu kaybı yaşamasak dahi bazı duyularımızı daha öncelikli ve baskın olarak kullanırız. Bu tercihimiz bizim dilimize, öğrenme, satın alma ve pazarlama davranışlarımıza da doğrudan yansır. NLP de geçen ve temsil sistemleri olarak belirtilen bu durum, özellikle satış pazarlama eğitimlerinin vazgeçilmez konu başlıklarından biridir. Bu alanda çalışan başarılı ve sonuç alan kişilere baktığımızda, hem kendi temsil sisteminin farkında olduklarını hem de potansiyel müşterilerinkileri anlayıp onlara kolaylıkla uyumlandıklarını görürüz. Hatırlatalım, yılanı deliğinden çıkaran tatlı değil, uyumlanmış bir dildir.

Hayatın her alanındaki iletişimimizin bir satış pazarlama dili gerektirdiğini düşünen biri olarak bu yazımda, temsil sistemlerimizin sevgimizi ifade ederken ve bize gösterilen sevgiyi algılarken oynadığı belirgin rolden bahsedeceğim.

Görseller

Görme duyusunu önceliklendirenler. Sevdiğini görmeden duramayanlar. Görme imkânı yoksa görüntülü arayanlar, sürekli fotoğraf isteyenler, paylaştığınız bir fotoğrafı piksel piksel inceleyenler, sevdiklerinin fotoğraflarını evlerinin ofislerinin her bir yerine serpiştirenler, ‘ne zaman göreceğim seni? neredesin? ne giydin?’ Gibi soruları sıklıkla soranlar. Uzay zaman boyutlarında sürekli sizi bir yerlere konumlandırmak isteyenler.

Gösterişli, trendy, dikkat çeken, şık, özenli, uyumlu, farklı giyim tarzlarından hoşlanırlar. Modayı yakından takip ederler. İnternetten en kolay en hızlı ve en çok alışveriş yapan grup onlardır. Kendilerini kolaylıkla o kıyafetin içinde hayal edebilirler. Kendi fiziksel görünüşlerinden emin olmak isterler, partnerlerinin ‘güzel, yakışıklı’ olarak nitelendirilmesinden rahatsızlık duymadıkları gibi bununla gurur duyarlar. Göze hitap eden hediye ve paketlerini alıp vermeyi severler. Görsel erkekler birinde, vitrinde gördükleri bir kıyafetin partnerlerinde nasıl duracağını hemen imgeleyip onu hediye etmeyi severler. Görsel kadınlar, evden çıkmadan önce partnerinin kravatına son düzeltmeyi yapmaya, minnacık bir kıl tüyü üzerlerinden almaya, saçına başına sakalına gözüyle onay vermeye bayılır.

İlk bakışta aşka en çok bu grup inanır. Bir bakışla heeeer şeyi anlattıklarını düşünürler. Ki; sizi baştan aşağı süzerek kafalarından çok şey geçirdikleri kesindir de artık siz ne kadarını tahmin edebilirseniz. Temastan en çok kaçanlar görsellerdir. Mümkün olsa tokalaşmayı bile yürürlükten kaldırırlar. Kısaca kafalarından geçirdiklerini uygulamaya koymaları epey zaman alır.

Erkeklere görsel partnerleri için çiçek verme yöntemine gelince. İçinde mutlaka sevdiği renklere sahip çiçeklerden, olabildiğince farklı bir tasarımı olan, kesinlikle paraya kıydığınızı gösteren bir aranjman. Kendiniz veriyorsanız o karşı konulamaz bakışlarınızı da çakmayı ihmal etmeyin. Aldıktan sonra size teşekkürden önce hemen fotoğrafını çekip paylaştıysa bu iş olmuştur. Daha ne yapsın?

 

İşitseller

İşitme duyusunu önceliklendirenler. Sevdiğinin sesini, nefesini, kalp atışını duymadan duramayanlar. Telefonlarına geri dönüş olmadığında en çok kızanlar, alınanlar, ‘hiiiiç bir sebebi yok sadece sesini duymak istedim o kadar’ diye arayanlar. Şarkılarla sevenler, bir şarkıda melodide anılara en hızlı dönebilenler.

Ne yaparsanız yapın, sizden duymak istedikleri sevgi, onay, kabul, takdir sözlerini sıklıkla duymadan sakinleşmeyenler. Söylediğiniz çok olumlu bir ifade kelime olsa dahi vurgusuna tonuna moduna takıldığı için sesinizi duyurmakta zorlandıklarınız. Buluşmalarınızda ortamın ses/gürültü durumuna, sunduğu müziğe en fazla hassasiyeti gösterenler. Hatırlayanlar bilir, Barış Manço’nun ‘abi, tam ne güzel kıza açılıyordum, domates biber patlıcan satacak zamanı mı buldun?’ diye sitem edenler. Özenle ayarladığı bir birlikte sinema randevusunda, ‘popcorn da alsak mı?’ sorunuzla darmadağın olup sizi bir anda ‘çatır çutur’ ses çıkarırken duyup içinden ‘şangııırrtt, kırdıın kalbimi’ diye haykıranlar.

Fiziksel temas ve sevgi gösterileri sırasında fısıldaşma, kıkırdama, yaramaz sözcükler ve olmazsa olmaz boollca ismini sayıklamanızı bekleyenler. Onlara verilebilecek en güzel hediyelerden biri kendi sesinizin bin bir tınısı ile hazırladığınız, sizden duymak istediği sizin de söylemeden duramadığınız her şeyi içeren bir ses kaydı. Telesekreterine öpüyorum demeyin onun yerine öpün duysun dudaklarınızı.

Erkeklere işitsel partnerleri için çiçek verme yöntemine gelince. Size en sevdiği çiçeği söylediyse duymuş olmanız gerekiyor yoksa yandınız. Kendiniz veriyorsanız mutlaka güzel sözler eşliğinde olmalı, gönderiyorsanız mutlaka not içermelidir. Verirken sevdiği şarkıyı mırıldanabilir, aranızdaki özel kelimeleri, hitapları kullanabilir, kulağına ‘seni seviyorum’ diyebilir, çiçeğin anlamını içeren hikayeler anlatabilirsiniz. Duydum sizi, ‘aldık o kadar neyine yetmiyor’ dediğinizi. Gördüğü yetmiyor ben ne yapayım? Eh sesinden anlarsınız artık olmuş mu olmamış mı? Kulak eğitimi şart.

 

Dokunsallar Namı diğer Kinestetikler

Geriye hangi duyularımız kaldı, hadi sayalım. Dokunma, tatma ve koku alma. İşte dünyayı bunlarla algılayanlar, en az popülasyona sahip oldukları için de dünya dışı varlık olarak kabul edilenler. Hislerinden en çok bahsedenler, yeni tanıştıklarına bile kolaylıkla sarılabilenler, konuşurken en çok mimik ve beden dili kullananlar.

İstediğiniz kadar arayın, sorun, sesinizi duyurun, fotoğraf gönderin, eğer bir dokunsal partnerine sevdiğine dokunamıyor, kokusunu içine çekemiyorsa onun varlığını tam olarak algılayamıyor, hayatındaki yerini hissedemiyor demektir. Bu nedenle fiziksel olarak uzak kalındığında hem en çok özleyenler hem de en kolay kopanlardır.

Bir dokunsal partnerinin yemeğini onun tabağından almaz, partneri yerken onu öpüp onun dudaklarıyla birlikte tadar. Yemek randevuları için rahat ortamları tercih eder, yemeğin lezzeti dekorasyondan önemlidir. Bata çıka yemekten keyif alır. Özellikle dondurma, spagetti gibi şeyler yerken isterse herkesi baştan çıkarabilir. Şehvet kadar şefkatle dokunmayı en iyi bilenler ve sevdiklerine masaj yapmayı, dizlerine yatırıp saçlarını okşamayı da en çok sevenlerdir. Dokunsal bir erkek sevdiği kadından onun için ve onun yanındayken parfüm kullanmasını çoğu zaman istemez. Onun kendine has kokusunu bastıracak her şeyi uzak tutar. Sevdiklerinin eşyalarını, kıyafetlerini toplamadan, katlamadan önce koklayanlar da bunlardır.

Erkeklere dokunsal partnerleri için çiçek verme yöntemine gelince. Güzel kokan her şey. Rengi, azlığı çokluğu önemli değildir. Nergis, lavanta, yasemin, gül hangisi hayır diyebilir ki? Hafif serin ve nemli bir yaz akşamında bir melisa ağacının altında ona sarılsanız bile olur. Önce deriiin bir nefesle koklayıp sonra boynunuza atlıyorsa olmuştur o iş.

Hepimizde hepsinden var, dengeleyebilmek ve mümkün olduğunca oranlarını yakınsayabilmek önemli. Bazen detaylar, nüanslar işleri kolaylaştırır bazen de beklenmedik şekilde karmaşıklaştırır. Hem kendi hem de sevdiklerimizin temsil sistemlerini keşfetmek eğlencelidir bir yandan. Biraz tercümanlık yapabildiysem ne mutlu bana.

Sevgimle,

 

Genel

Parasını Yöneten Hayatını Yönetir

Ekonomide olup biten her şey günlük hayatımız kadar yaşam ve gelecek planlarımızı da etkiliyor. Özellikle koşullar genel olarak zorlaştığında bireysel olarak odağımızı bu yöne kaydırıyor ve kaygılanıyoruz. Son birkaç yıldır böyle bir dönemden geçiyoruz. ‘Parasını yönetmeyi bilen hayatını yönetmede de başarılıdır’ fikrine katılan ve bir bankanın tahsili gecikmiş bireysel krediler ve kredi kartları portföyünü yönettiği dönemde bireylerin para ve bütçe yönetimlerindeki eksikliklerine tanıklık etmiş biri olarak ‘Hadi biraz para konuşalım’ diyorum.

Finansal Okuryazarlık Seviyen Ne Durumda?

Ülkemiz ve dünya ekonomisinde, finansal piyasalarında olup bitenleri, bunların birbirlerine ve yaşamımıza olan etkilerini temel düzeyde de olsa takip edebilmek, çıkarımlarda bulunabilmek artık her birimiz için bir ihtiyaç. FO; bireysel ve aile bütçe yönetimi etkinliğimiz, geleneksel ve yeni nesil finansal kurumlarıyla olan ilişkilerdeki hak ve sorumluluklarımızı bilmemiz, yatırımcı ve risk profilimizi bilerek seçimler yapmamız, tüketim ve harcama alışkanlarımız hakkında farkındalık kazanmamız, yapılan manipülatif ve spekülatif yorumları filtreleyebilmemiz açısından oldukça önemli. Toplumsal finansal okuryazarlık seviyemizi artırmak adına son dönemde ülkemizde birçok adım atıldı. Olduğun yerden bir adım ilerisi için başvurabileceğin, sade bir anlatımla yazılmış birçok yazılı kaynak ve takip edebileceğin profesyoneller var. ‘Zor, sıkıcı, ben anlamam ki‘ gibi önyargılarını bir kenara bırakabilirsen keyifli yanlarını da görmeye başlayacaksın, bir de uygulamaya geçip sonuç aldığını hayal et.

 

Fotoğraf: cottonbro studio

Gelir Gider Dengen Nasıl?

‘Ne dengesi, dalga mı geçiyorsun?’ ‘Hep açık, hep borç’ ‘Ucu ucuna yetiyor biriktiremiyorum’ ‘Nereye gidiyor bu para anlamıyorum’ Çoğumuzun aşina olduğu benzer serzenişlere hak veriyorum. Gelir meblağımızdaki artış, özellikle son dönemde, gider meblağımızın artış hızına yetişemiyor. Diğer yandan; normalin, standartın, temel olanın ‘artık lüks’ sayılmasını da hak etmiyoruz. Kaldı ki; her ne kadar kendi koşullarımız ve algımız içinde farklı tanımlasak da lüksü de hak ediyoruz. ‘Hayatta ne işimize yarar ki?’ dediğimiz havuz problemleri vardı ya, onu dolduran ve boşaltan muslukları birçoğunuz hatırlarsınız. İnsanca ve gönlümüzce yaşam hakkımızın havuzun hacmi olduğunu düşünüyor ve onu küçültme taraftarı olmadığımı belirtmek istiyorum. Dolduran muslukları değiştirme, yenilerini ekleme şansımız da yoksa boşaltan musluklar konusunda ne yapabiliriz ona bakabiliriz. ‘Nereye gidiyor anlamıyorum’ dan ‘Nereye gidiyor, daha yakından bakayım’ bakış açısına geçildiğinde harcamaları kısmak yerine daha etkin yönetmek alışkanlığı kazanmak mümkün. İnsanlar genel olarak ederi yüksek tüketimlerinde fiyat/kalite, fiyat/performans, fiyat/ömür ve tüketim süresi değerlendirmelerinde çok daha özenliler. Diğer harcamalar konusunda ise, ‘Aman canım, 3 kuruşluk şey olmadı dener atarım’, ‘Kararsız kaldım 2 rengini birden alıp geçtim’ gibi farkında olmadan havuzlarına minik minik gider muslukları açıyorlar. Eskilerin, ‘ucuz mal alacak kadar zengin değilim’ değişini severim. Bireysel bütçelerinin kaçakları hakkında detayları fark etmek isteyenlere alıştırmalar da içeren, Özlem Denizmen’in “Cebinde Mucize Yarat” kitabını keyifle öneririm.

 

Ne Kadar Gerçekçisin?

Finansal gerçeklerini ne ölçüde kabul ediyor ve ona uygun eyleme geçiyorsun? Kendi bütçen dışında aile bütçeniz söz konusuysa ve çoçuğunuz da varsa ona karşı ailenin finansal koşulları, durumu hakkında ne kadar açıksınız ve nasıl bilgilendirme yapıyorsunuz? Gözlemlerime dayanarak ve üzülerek belirtiyorum, çocuğunu bu konuda fanusta büyüten aile sayısı hiç de az değil. Çocuklarınızın ihtiyaç ve isteklerini önceliklendirmeniz, onu bu konuda çevresinden geride bırakmamaya özen göstermeniz son derece normal olmakla birlikte; bu hassasiyetiniz, diğer önemli ihtiyaçlarınızı sürekli ertelemenizi, onu bütçe sıkıntılarınızdan uzak tutmak adına bilmesi gerekenleri saklamanızı gerektirmez. Çocuğunuzun ileride para ile ilişkisinin sağlıklı olması ve bu konuda kendine yetmesi için küçük yaşlardan itibaren şeffaf bir bilgilendirme ve harcama kültürü aşılamanız önem arz ediyor.

 

Parayla Aran Nasıl?

Hayatında ne kadar olup olmadığından ziyade, para kavramına olan bakış açını, onunla ilgili olumlu olumsuz düşünce ve inançlarını soruyorum. Bunların ne kadar farkında olduğunu, parayla olan ilişkini nasıl etkilediğini. Sevgi, mutluluk, yaşamın kendisi, acı gibi birçok kavram hakkındaki düşüncelerimizi daha sıklıkla dile getirirken para ile ilgili genelde hayatımızdaki miktarını, daha fazla olması durumundaki hayallerimizi konuşuruz. Onun hakkındaki düşüncelerimizin sonuçlarını yani. Para; güven ve özgürlük isteyen, kıpır kıpır bir takas enerjisi. Onu nasıl tanımladığımız, istediğimizde suçluluk duyup duymadığımız, ne zaman hak edebileceğimiz, hangi yollarla bize geldiği ve/veya gelmesi gerektiği gibi konulardaki inançlarımız doğrultusunda varlığı hayatımızda somutlaşıyor. Her şeyin olduğu gibi paranın da beyaz ve gölge tarafı var. Daha sıklıkla gölge taraflarına yönelik bir şeyler duyduğumuzdan onu isterken bir yandan geri planda öğretilmiş kaygılar taşıyoruz. Kural basit aslında, paranın seni sevmesini istiyorsan sen de onu seveceksin. Bu cümlenin bile bazı insanları rahatsız ettiğine eminim. Parayı sevmek, istemek, kendine layık görmek ne ayıp ne suç ne de günah.

 

Genel

Hi Ece! I am Your Barbie & Always Will Be 👡💞

Onu ilk gördüğüm anı hala hatırlıyorum. Çeşme’de bir otelin dükkanının vitrininde duruyordu. ‘Anne bak Berrin ve Merve’ye benziyor, çok güzel değil mi?’ demiş ve benim olmasını çok istemiştim. Berrin ve Merve; çocukluk arkadaşlarım, sokaklarda birlikte ip atladığım, piknik yaptığım, ağaçlara tırmandığım, hulahop çevirdiğim sarışın, mavi gözlü birbirinden güzel iki kız kardeş. Kendimi asla kuğuya dönüşmeyecek çirkin ördek yavrusu gibi hissettirseler de çok severdim ikisini de. Kim bilir neredeler, ne yapıyorlar. Dilerim hayatları kendilerinden bile güzel geçmiştir, geçiyordur. Annem bana beklememi ve babamın yurt dışı seyahatlerinden daha güzellerini getirebileceğini söylemişti. Gerçekten de öyle oldu, babam her seferinde bana ülkemizde o sıralar olmayan birbirinden güzel ‘Barbie’ler getirdi. Evcilik ve bebek bebekler bana hiçbir zaman hitap etmedi, oynamadım desem doğru olur. Barbie’ler ise çok farklıydı, yetişkindi, güzeldi, zarifti, estetikti, naifti ve her daim güler yüzlüydü. Bana göre mükemmel olduğu için değil sadece öyle olduğu için öyleydi. Zamanla kendisi kadar en ince detayına kadar düşünülmüş dünyası ve aksesuarları da gündeme geldi ve ben babama her seferinde, ‘boş ver tuvalet masasını bana kendisini getir’ dedim.

Bugün güzel, zarif bir kadın denince aklıma ilk Margot gibi klasik bir Barbie geliyor ve bundan gocunmuyorum. Çocuk ve genç kızların güzellik algısını ve öz beğenilerini olumsuz etkilediği için eleştirilmesini ve bugün her türlü güzellik anlayışını temsilen tasarlanan Barbie’leri desteklemiyorum. Özellikle sıradanlaştırılan ve kabalaştırılan yüz hatlarını beğenmiyorum. Bugün kızım olsa ona alacak güzel bir Barbie bulamadığım için oturup ağlardım. Evet, ben klasik bir Barbie’ciyim ve bu konuda sonuna kadar faşistim. Gerçek hayatta da en az klasik Barbie kadar güzel kadınlar var, gerçekler. ‘Güzellik başa beladır’, ‘Güzelse kesin boş ve aptaldır’, ‘Güzelliğine bir de havalı diploma eklenirse tadından yenmez’, ‘Kesin o işi güzel olduğu için kapmıştır’ gibi acımasız genellemelere direnen, güzelliği bir türlü kabul edilmeyen birçok güzel kadın var.

Filmde Ken’den bahsedildiğinde ise, ilk tepkim, ‘haydaaa, Barbie filminde Ken’in ne işi var?’ olmuştu. Ken, Barbie dünyasında, onlarca, yüzlerce aksesuar arasında minik bir detaydır, o kadar. Filmde bu o kadar güzel yansıtılmış ve irdelenmiş ki; klasik Barbie dünyasını tam da olduğu gibi algıladığım için çok mutlu oldum, Ken’in varoluş çabalarına da çok güldüm. Ken’in Barbieland’de var olma çabası ile bir kadının eril enerji hakimiyetindeki gerçek dünyada tutunma çabası aynı değil. Bu ayrım da çok güzel verilmişti filmde. Ken basitçe yok sayılıyordu, bu; kadının gerçek dünyada uğradığı negatif ayrımcılıktan çok daha kötüydü. Kadın, varlığını göstermek için, avukat, doktor, mühendis, siyasetçi gibi eylem ve sonuç odaklı meslekler aracılığıyla eril enerjisini ortaya koyup pembe ve dişil enerjisinden, dünyasından koparılıyordu. Aslında, erkeğin yaptığı her şeyi yapabilen başarılı Barbie’ler de eril dünyanın bize bir dayatmasıydı. Bugün her yaştan kadın bu filme tam da bu yüzden gidiyor bana göre. Dişil enerjimizi doya doya yaşayabileceğimiz, bir şey yapmadan da var olabileceğimiz tek yer, tek sığınak o pembe dünya. Dişi enerji oluş, eril enerji ise yapmakla ilgilidir. Bu fark da Barbie lerin Ken leri alt etmesi sırasında güçlü bir şekilde vurgulanıyor. Bırakalım Ken’ler atom bombaları icat edip birbirlerini yesinler, biz sadece ‘olarak bile’ bomba kadar tehlikeli olabiliyoruz.

Ucube Barbie’ler de gerçek. Sevgili kız kardeşim o güzelim Barbie’lerime ahhh neler yapmadı ki ve yıllar sonra bana özür olarak Barbie’nin anavatanından bir koleksiyon Barbie’si getirdi. Onu kutusundan hiç çıkarmadım, baş ucumda duruyor ve bana ilham olmaya devam ediyor.

Özetle, film, bana beklediğimden çok daha fazlasını verdi, Barbie ile olan tüm deneyimlerimi hatırlattı ve evet güldürdüğü kadar ağlattı da. Teşekkürler Barbie, teşekkürler Margot. Her şey için ve sadece var olduğunuz için. Gerçek dünyanın sizin gibi güzelliklere hala çok ihtiyacı var.

Ve izninizle bu yazıyı, beni her zaman, ‘sen de bizim Barbie’mizsin, bu bebeklerden daha da güzelsin’ diyerek seven, beni buna gönülden inandıran rahmetli babaannem ve amcama ithaf ediyorum.

 

 

 

 

Genel

İyi Değilim…

Dün.. dalgın, otomatiğe bağlamış yemek yapıyorum. İsias otel geldi aklıma, günlerdir gelip gidiyor zaten. GAP turunda kaldığımız en lüks otel. Nemrut… Türkiye’nin her yerinden gelen insanlarla yan yana, kapalı bir havada tanrılara sırtımızı dönmüş güneşin batışını izliyoruz. Şarap içiyoruz bir de. Etraftakiler diyor ‘iyi fikirmiş’. Poz vereceğim derken döküyorum şarabımı beyaz eşofmanımın üstüne. Şaraba yanmayı tercih ediyorum. Fosforlu şortlu biri var atlaya zıplaya dolanıyor ortada. Gören herkes ‘akıl deryalarından çıkarma ya Rab’ diyor. Akşamına, İsias’tayız. Şarabın lekesinden fal bakıyorlar bana, kısmetimde bir kovboy var, hadi hayırlısı… İsis.. artık yok.. ilk veya ikinci gece Kıbrıs Türkçesiyle bir baba yalvarıyor enkazdaki evlatlarımız için. Ne özlemişim bu Türkçeyi ama böyle değil, böyle olmamalı. Sonra tek tek geliyor gözümün önüne o topraklar. Hüngür hüngür ağlıyorum. Gencecik, çömez teftiş yıllarım da geçiyor aklımdan. Yaşar Pastanesi.. bakıyorum hemen, o caddede yıkılmayan tek yer orası yazıyor bir haberde. 90ların sonu. ‘Bugün renkli dondurma yesem olmaz mı?’ dediğimde yediğim azarı hatırlıyorum. ‘Maraş’tasın kesme dondurma yiyeceksin, ista dönünce yersin renkli dondurmamızı’. Kısacık zamandan bile ne çok kare var. İyi değilim, acıyor o kareler.

Nemrut Gün Batımı

Antakya.. turun son günü, çok az zamanımız var. Turda o kadar çok kebap yedik ki, alışık değilim, ben gruptan ayrılıp başka bir şey yemeye gidiyorum. Her bir bokologluk, şımarıklık kafasındayım yine. Künefeye yer kalmadı. Olsun, Ebru var, ona özel geleceğim bir gün. O gezdirsin beni, o bölge için neler yaptıklarını anlatsın uzun uzun. Yeriz, içeriz, hele bir dönsün İngiltere’den. Deprem gecesi dönmüş, çok şükür yaşıyor. Gün gelir yine gezer miyiz Ebru? Yine güzel şeyler hayal edeceksin orası için değil mi? Dönüyorum sorgu odama. Ne kadar beceriyoruz yaşamayı, anı deneyimlemeyi? Kır alışkanlığını işte, ye o kebabı, miden patlasa da ye işte o künefeyi. Midesini mutlu etmeyi bilmeyenlere yasaklayacaksın arkadaş gezmeyi! Iyi değilim, orası kesin.

Gece oldu. Düdüğüme ‘iyi geceler’ dedim. En riskli bölgelerden birinde yaşıyorum. Ailem de istda. Birlikte mi yaşasak sorusu birlikte mi ölsek sorusuna karışıyor. Kaygılıyım, hem de çok. Kendime acıyorum, yine gözyaşı. Sabah olduğunda böcek olurum belki. İyice küçüldüm yatakta. İyi değilim, orası kesin.

Sabah oldu, bakıyorum aynaya, ne böceğe ne Ece’ye benziyorum. Bugünden itibaren kapatıyorum kendimi haberlere, bilgiye, tartışmalara, yorumlara hatta müziğe. Sessizlik…İyi değilim ve bir gün iyi olacağım, orası kesin.. çünkü Nemrut bizi hiç yanıltmadı, her battığında… yeniden doğdu… 🌞🙏🌞

Genel

Aşkla Büyüyenler

Aşka bulanıp bulanıp yeniden doğanlar.. hiç sevilmemişler midir gerçekten? Öyle güzel, öyle çok sevildiği zamanlar da olmuştur ki aslında. Yine de onları en çok hayat sever, Tanrı’nın kutsadığı çocuklardır onlar. Başka acılarla sınadığı çocukları gibi, kalbini açarak ateşe atlamayı göze alanları her zaman koruyup kollar o. Bu çocuklar olduğu için şiirler var, romanlar, filmler, şarkılar, resimler hatta çilingir sofraları. Hadi eksiltelim Sezen gibi bir kadını bu dünyadan, silelim Nazım’ın memleket kadar hasret kaldığı kadınları, yok sayalım Fikriye’nin onurlu sonunu, görmeyelim Frida’nın ruhunun kanıyla boyadığı fırça darbelerini. Bir yerlerde direnen kadınlar varsa hala, hadi hapsedelim, öldürelim Che’nin tek bir gülüşüne yanık yüreklerini.

Geçtiğimiz günlerde ‘Kurak Günler’i konuşuyorduk. Biri dedi ki; hikayede ‘gereksiz bir aşk yoktu, o yüzden daha çok sevdim filmi’. Evet, hiçbir yürekte sevgi yoktu, belki de o yüzden sadece günler değil her şey acımasızca kuraktı. Sevgi ahlaksız tutunamaz, ahlak da sevgisiz yön bulamaz. Bazı şeyler yokluklarıyla ne güzel anlatır kendilerini.

Aşkla büyüyenlerin tek günahı her seferinde yemin bozmalarıdır. Daldan dala atlamak yerine, her şeye gebe belirsizliğin dibine düşmeyi tercih ederler. Laf olsun diye yaşamayacaklarını bildikleri için de korkarlar. Düştükleri yerden yine onu içine çeken girdabın güzellikleriyle çıkarlar. Acı hafiflediğinde onu bir zamanlar mutlu eden her detayı hatırlar, onlara tutunurlar, başka çivilere değil. En sonunda ‘iyi ki sevdim’ diyebilirler. Sevginin, aşkın basit bir muhasebe hesabı olmadığını, karşılığının o insandan olmasa bile bir yerden bir şekilde geleceğini bilirler. Aşk, içinde birçok duyguyu barındırır ve karanlık tarafında yıkıcı, aydınlık tarafında olgunlaştırıcıdır. Hayat, aşk acısını öfke, kin, kıskançlık, şiddet, sahiplenme, bağımlılık yerine yaratıcı bir enerjiye dönüştürmeyi seçenleri ödüllendirir. Güzel bir nokta, karşılıklı karşılıksız, acılı acısız tüm aşklara yakışandır.

Ben her zaman aşkla büyüyen bir çocuk olduğum için şükrettim. Açlıkla, yoksunlukla, yoksullukla, savaşla, nefretle, şiddetle, hastalıkla büyüyen o kadar çok çocuk var ki.. aşk acısı çektiğim için ne yaşama ne de aşkın acıya sebep olan güzelliklerine isyan edemem. Bir yerlerde, bu devirde, kız çocuklarına ilkokul bile yasak edilirken bir kadın olarak aşık olup ifade edebildiğim için şikayet de edemem. Aşk, sevgi bana göre sonuç almak değil yaşamak meselesi. Tüm enkazlarından razı bir kadın olarak isteyen tüm cesur yüreklere yeni yılda dileyeyim mi o zaman? 

Genel

Son Tango

Futbol.. tozlu boş bir arazide, patlak bir topla geçen, en iyi haliyle yırtık ayakkabılı, aç, sümüklü ve mutlu çocukların umut dolu, estetik rüyası…

Futbol.. modern çağın gladyatör savaşları, toplumun her kesimini bir araya getirebilen, tek bir topun basit kurallarla onca insanı peşinde sürüklediği, hala gizemini koruyan sosyolojik olgu…

Futbol.. bolca ter, koşturma, itiş kakış, tükürük, küfür, galeyan, hezeyan, heyecan, aidiyet…

Futbol.. erkeklerin en kaba göründüğü halde aslında en masum, en çekici olduğu anlar…

İlkokul çağındaydım, biri bana hangi takımı tuttuğumu sormuştu. O sırada babam devreye girdi, ‘kız çocuğunun pek futbolla işi olmaz, babasının takımını tutar’ demişti. Sustum ve ilk fırsatta 2 erkek kuzenime koşup ‘bana futbol nedir anlatın, bir de hangi takımı tutuyorsunuz?’ diye sordum, şansıma babamınkine en büyük rakip olanmış, ‘güzeeelll’. Canım benim, hayatının en büyük laflarından birini etmişti, sonrasında benden neler çekti, sırf ben mutlu olayım diye ne kıyaklar yaptı ve her zaman tanıdığım en centilmen rakip taraftar olarak kaldı.

Futbol, hayatımın bir dönemine gerçekten damgasını vurdu ve ‘iyi ki’lerim arasında yerini aldı. Kardeşime fenalık gelmişti, beni biriyle tanıştırırken ‘abim ece’ derdi. Takımın ister kazansın ister kaybetsin, pazartesi öğleye kadar yorumdu, sataşmaydı, geleni karşılamaydı derken sendrom filan kalmaz hatta bazen ofis için can atılırdı. 3 yıldız alındığı gün saçları -öyle 3-5 günlük de değil üstelik- takım renklerine boyatmak, yöneticiyle aynı takımın keyfine varmaktı. Futbolla ilgilenmeyen, takım tutmayan erkeklerle hiç işim olmadı. Sevgililerim ‘kızım bir de senle mi uğraşcam orada’ diye beni stata götürmeseler de erkek kankalarımla bolca gittim. Barlar, kafeler, kahvehaneler, sokağa, kampüse, ofise kurulan dev ekranlar, ev toplaşmaları hiçbiri o keyfi, heyecanı veremez. Stat candır. Birinin dibinde yaşayıp bir diğerinin dibinde çalışmak çılgıncaydı. Şimdi İzmir’de mahallemin takımının statına yakınım. Birçok insanın kaçtığı kalabalığını, gürültüsünü ben hala çok severim. Bir yerde maç varsa hayat vardır.

Fanatiklik keyifli olduğu kadar yorucu ve yıpratıcıdır da. Sonrasında birden bağım koptu futbolla, duruldum ve sıkıcı bir insana dönüştüm. Lig, kupalar tamamen uzaklaştım, seyretmedim, ilgilenmedim. Bu kupayla da ilgilenmek niyetinde değildim. Futbol işte, son dakikaya kadar beklemek lazım, racon bu. Dün akşam Fas maçıyla olaya daldım, sonuç umduğum gibi olmasa da özlemişim. İçimde hortlamasına az kalmış 20’li yaşlarımdaki ece var, hayır olsun.

Ve Messi.. ❤ ‘bir aslan koyunların fikirleriyle ilgilenmez’ diyebilecek kadar zeki, yetenekli, en iyiler arasında yerini almış, seksi efsane. Dünya kupasına veda edeceğini belirtti, kupayla veda en çok sana yakışır. Geri kalanı bilmem, ben ölümüne yanındayım. Son tangonu, bütün hünerini, kalbini, aklını sahaya göm bebeğim. 

Kişisel Gelişim

Bir Yıl, Bir Soru, Bir Yanıt

2022 nin ‘en’leri konuşulmaya, listelenmeye başladı. Herkes kendi beğenisi, değerleri, takip ettikleri üzerinden değerlendirmesini yapıyor.

Kendime dair bu yılın ‘en’ keşfine çıkmışken, karşılaşabileceğin en zorlayıcı ve gıcık koçlardan biri olarak kendime sorduğum tek bir soruyu bırakıyorum buraya. YanıtıMı da. İstersen alırsın. Koçluğu hala daha çiçek böcek, güneş bulut, sevgi kelebeği, ‘yürü aslanım yaparsın’ gazı olarak bilenlere de satır arasında göndermemizi yapmış olalım. İşte sorumuz. ‘2022 deki en kalıcı farkındalığın neydi?’ Kalıcı dememin sebebi,  fark ettiğin her ne ise onun üzerine nasıl bir aksiyon aldın, o farkındalığınla neyi, nasıl değiştirdin ya da değiştiriyorsun? Kısaca, fark ettin de ne oldu? Öncenin sonrasına ne ekledin? Sakin.. hep bir sorunun altından zibilyon tanesi çıkar.

2022 benim için tuhaf bir seneydi. Tuhaf ifadesini seviyorum. Tam olarak anlamadığım, muhtemelen çok sonrasında dank edecek sis bulutuna en uygun tanım gibi geliyor bana. Yıl henüz bitmedi, abuk bir şey söyleyip evreni de son dakikada kızdırmak istemiyorum. Tuhaf, kıvamında örtülü. Sıradan yaşanmışlıkların altındaki ‘hadi hayırlısı’ sorgulamaları.

Tamamen içe dönük başlayan bir yıl. Sonra bir ‘ehh dön dön bak içine bak nereye kadar?’noktasına varış. Hadi biraz da dışarıda arayayım modu, yol hali. Yolculuk sonrası ben aynı ben değilim orası kesin. Kafamın içinde asla bulamayacağım parçaları toplayıp toplayıp geri dönme hali.

Sıradan bir bahar çoktan bitti, sıradan bir İzmir yazı da bitmek üzere. ‘Kutlamak gelmiyor bu yıl içimden’ dedim, ‘o zaman bir covid gönderelim’ dedi hayat. Bir mumu ancak üfleyebildim. ‘Aha, iyileştim galiba, madem öyle, eğlenelim o zaman!’ dedim. İptal edilmeyen nadir festivallerden biri. Yıldızların altında denize girilip bağıra çağıra şarkılar söylenecek, sabaha kadar biat değil inat denilecek. Otoriterler izin verdi, hayat vermedi, değil dans etmek duvarlara tutunarak ancak yürüyebilmek, festival alanına birkaç km ötede sabah akşam iğneye mahkum olmak, ‘sen yoksan ben de gitmem’ diyen birine ‘başkasıyla git’ demekten daha da yorulmak ve ikna edememek. Sahi ben hangi ay hayata, ‘bitse de gitsek’ demiştim. Vazgeçtim kalıyorum, inadına festival tadında hem de.

9 Eylül, evet! oradaydım, tam da olmam gereken yerde!

Sonbahar, yine memleketimiz güzelmiş keşif gezileri. Gelen bir telefon. ‘Hayır bıraktım ben bu işleri, yeter’ diyememek. ‘Elbette söz konusu gençlerse elimden gelen desteği varım’ diyerek verilen söz. En zayıf yerimden vurdu yine, demeyin bana ‘gençler var’ demeyin. Ben bir karar vermiştim hayat, bana başka bir yol açarsın, giderim artık diye.

En kalıcı farkındalığım. Hayatla daha yapacaklarımız, alıp vereceklerimiz var gibi görünüyor, benim terk etmek istediğim sularda. Her an çat diye faturayı kesebileceğini de biliyorum. Aksiyonum ne? Kafeste değilim uçamıyorum da. Kanatlarım veya cesaretim olmadığından da değil. Henüz zamanı gelmediğinden. Kim bilir belki sözler tutulduğunda, belki takvim yaprakları bir tur daha döndüğünde. Anda, akışta kalmak, geleni kabul etmek, zihni susturmak.. aksiyonların en zoru.. eyvallah, inadım inat o zaman.

Kişisel Marka

Yaşam Dansında Lead Olmak

Liderlik kavramı çoğunlukla iş yaşamı, toplumsal organizasyonlar gibi alanlarda konuşuluyor, öne çıkıyor. Bu nedenle de atanmış liderlerin becerileri nasıl geliştirilebilir onlar üzerine kafa yoruluyor. Oysa ki; hayatta üstlendiğimiz ilişkisel roller üzerinden ve belirli bir alanda doğal lider olabiliyoruz. Aile veya sosyal çevremizde, hedef kitlemizle olan iletişimimizde, yön veren, ilham olan ve birlikte başaran bir lidere dönüşebiliyoruz. Lider olmamız için herhangi bir organizasyonda bir pozisyona ihtiyacımız yok. Diğer yandan, bu yönümüzü geliştirmek için sebebimiz çok. Kişi markası çalışmalarımı da bu nedenle sadece kariyer yaşamıyla sınırlamıyor, öncelikle kendi hayatının sonra da fark yarattığın alanda lider ol diyorum.

Liderliğe daha kapsamlı ve farklı bir bakış açısı kazandırmak için ‘lead’ kavramının geçtiği bambaşka ve benim de çok sevdiğim bir dünyaya gitmeye var mısın?

Hadi o zaman şimdi dans zamanı!

Eşli dansa ilgi duyanlar, ya da etmeyi deneyenler bilirler. Dansta temel olarak iki rol vardır ‘lead’ ve ‘follow’. Lead, dansı yönlendiren, sınırsız hareket ve kombinasyonu o an içinde başlatıp karşı tarafı kendisine eşlik etmeye davet eden taraftır. Follow ise, leadin bedeninden aldığı enerjiyle, onu kendi adım ve figürleriyle takip edip ona uyumlanan taraftır. Çok sık rastlanan durum, erkeklerin lead, kadınların ise follow olmasıdır. Diğer yandan, oldukça iyi lead olan kadın dansçılar da vardır, bunu özellikle tercih edenler de. Bu işin eğitmeni olanlar anında ve kolaylıkla her iki role de girerler.

İyi bir lead, her şeyden önce dansa hakimdir, tecrübelidir, kendinden emindir. En önemli özelliği ise dansı hiç bilmeyen bir followla da çok iyi bilen bir followla da dans edebilmesidir. Hiç bilmeyen birini öyle bir yönlendirir, sakinleştirir ve kendi tecrübesine uyumlar, onu öyle motive eder ki, acemi follow kendini bir anda süper dansçı hissedebilir. Gerçek bir lead dansın hemen başında bir iki denge oluşturma ve basit hareketle followun seviyesini anlar, dansın geri kalanını ona göre şekillendirir.

Bir lead, follow ne kadar iyi, hızlı takip etse de onu yormaz, bütün figürleri yaptırma telaşı içine girmez. Show yapmak için değil, birlikte keyif almak için dans eder, ettirir. Bu yüzden bir lead aynı seviyedeki farklı followlarla çok farklı dans sergileyebilir. Gerçek bir lead de karşı tarafın özgünlüğünü takip eder ve onu ortaya çıkarır.

İyi bir lead, karşı tarafın hatasına, eksiğine odaklanmaz, tersine anında kamufle eder, followu yetersiz hissettirmez. Odağı birlikte dansı devam ettirmek ve  olabildiğince keyif almaktır.

Tüm bu özellikleriyle bir lead aynı zamanda iyi bir yönetici, koç ve yönderdir de.

Kadın Kokusu -Tango

Kadın Kokusu filmi en çok tango sahnesiyle hatırlanır. Hani şu gözleri görmeyen bir karakteri canlandıran Al Pacino’nun, hiç tango bilmeyen genç ve güzel bir kadınla yaptığı tango ile. Lead olmak tam da böyle bir şeydir işte. Liderliğin sırrı, liderlik ettiğimiz alandaki kitlemize değerli ve yeterli hissettirebilmektir. Kişi markalarının da en iyi yaptığı şeylerden biridir.

Şimdi, iş, özel, sosyal yaşamına ve kişi markanı öne çıkardığın alana bir de bu gözle bak. Hangi alanlarda lead ya da follow rollerindesin? Lead rollerinde bu özellikleri ne kadar taşıyorsun? Hangilerini ne yönde geliştirmek ya da değiştirmek isterdin? Lead olmak istediğin alanda bu yönünü nasıl ortaya koyabilirsin?

Dans, çok fazla pratik, zaman ve emek isteyen bir uğraş, eylemdir. Bilsen bile üst sınırı yoktur. İyi bir lead olarak gönlünce edeceğin bir dans için tüm bu çabayı göstermeye hazır mısın?